Sabah kulağımda bir
melodi ile uyandım. Bazen olurdu bu. Hemen Vahdettin hazretlerinin dedeme
hediyesi olan kadim dostum el yapımı Viyana malı olan kemanımın başına koştum
ve çalmaya başladım. Beş notalık bir seriydi. Çaldım, tekrar çaldım, bir daha
çaldım. Kulağıma güzel çok geliyordu ama devamı da gelmiyordu. Yarım saat kadar
sonra kırmızı saçları ve yuvarlak gözlükleri ile beraber yardımcım Hazal Hanım
kapımı çaldı, onu hep bir çelloya benzetmişimdir. Yüzünde her sabah kaynağını
bana karşı olan karşılıksız aşkında aldığını gülümsemesi, sol elinde her sabah
muhakkak içtiğim bol şekerli İran kahvesi, sağ elinde de tıfıl Azeri bir tüccardan
gayet pahalıya aldığı cigarı, koltuk altıda da günün gazeteleri vardı. “Devam
etsenize, çok güzel bir melodi”, dedi. Bana aşık bir kadının görüşlerinin
elbette gözümde hiç değeri yoktu. Sert ve buyurgan bir tavırla “Teşekkür ederim
Hazal Hanım. Lütfen beni yalnız bırak ve şu cigarı bir daha asla odamda içme!”
dedim. Yanakları saçları ile aynı renk
oldu. Bu tür hareketlerim onu mest ediyordu.
Kahvemi içtim, biraz
kültür fizik hareketleri yaptım ve pijamamı çıkartıp günlük kıyafetlerimi giyip
gazetemi okumaya başladım. Hitler Polonya’ya girmişti. Polonya bunu
atlatamazdı. Polonya için film bitmişti. Polonya batmıştı. Polonya batmıştı. Hemen
kadim dostum kemanıma koştum ve çalmaya başladım. Polonya battı, sözleri melodime tam oturuyordu. Dakikalarca çaldım
ve ‘Polonya battı’ diye bağırıp durdum. Kapıyı Hazal Hanım çaldı ve başını
içeri uzatıp “İyi misiniz?”, dedi; çılgınca bir kahkaha attım ve “Bak tam
oturdu!”, dedim. Polonya battı, Polonya battı...
Aradan bir hafta ile on
gün arası bir zaman geçti. Melodim ve üzerine oturan Polonya battı sözleri
beynimi kemiriyor, başka bir şey düşünemiyor ve çalamıyordum. Alman işgali
altındaki Polonya’nın bile benim kadar acı çektiğini sanmıyorum. Gerizekalı
Almanlar, barbar Almanlar, gerzek Almanlar, domuz Almanlar, domuz Alman, Alman
domuz, Alman doomuz. Saat gece yarısı
civarıydı hemen kadim dostum kemanımın yanına koştum ve çalmaya başladım. ‘Polonya
battı.... Alman doomuz...’ Cuk diye
oturmuştu. Notalar sanki bu kelimeler için yazılmıştı.
Hazal Hanım askılı
şeffaf geceliği ile odama kapıyı dahi çalmadan heyecanla daldı. Zaten ne zaman
bu geceliği giyse odama girmek için bir bahane bulurdu. “Kahve getir bana!”,
dedim ve sabaha kadar çaldım ama ne bir kelime ne de bir nota geldi. Tam on iki
saat elimde kemanımla bekledim. Hazal Hanım da on iki saattir, iki de bir
askısı düşen ve her seferin biraz mahcup, biraz da yaramaz bakışlar attığı
geceliği ile odamdaydı. Saate baktım öğlen on ikiydi. On iki, on iki, tilki...
İlham geliyordu. On iki, tilki ama ne tilki? İtalya tabi ya! On iki, İtalya tilki. Kadim dostum
kemanımla yatağımın üstüne çıkıp çalmaya başladım. Ben çaldıkça Hazal Hanım
alkışlıyordu ama ‘on iki’ ne alaka diye de sormuyordu. Ey aşk sen nelere
kadirsin.
İlham gelsin diye
eserimin sözlerini ve notlarını kağıtlara yazıp odamın duvarlarına yapıştırdım.
Gergin bekleyişim ne kadar sürdü kestiremiyorum. Kemanımla ben, birbirimize
günlerce hasretle baktık. Hazal Hanım odama kardeşinizden mektup var diye
anlamsız bir gülümseme ile geldi. Açtım mektubu ve okumaya başladım, sayfalar
dolusu hiçbir şey yazmıştı. Kalleş herif on beş aydır kendi gibi... Cümlemi
bitiremedim bile, aradığım kelimeleri bulmuştum. On beş, Rusya kalleş. Bu rakamlarda ne vardı böyle beni kovalayan
bulamıyordum. Kalleş kardeşime 1500 ruble gönderdim, bu onu bir buçuk yıl idare
ederdi ve çalmaya devam ettim.
Polonya battı
Alman doomuz
On iki, İtalya tilki
On beş, Rusya kalleş
Eserim rakamlar ve
ülkeler temelinde ahenk ile büyüyordu. Çok ünlü olacağımın ve eserimi herkesin
hep bir ağızdan söyleyeceği günlerin çok yakın olduğunu biliyordum. Hazal Hanım’da
aynı şeyleri söylemese emin bile olabilirdim. Rakamları yazdım durdum. Sırf ilham
versin diye bir abaküs bile aldım, çok güzel tınısı vardı. Polonya battının
önüne altı, Alman doomuzun önüne de dokuz uyuyordu. Zaten kullandığım diğer
rakamlar on iki ve on beşti. Mucize gibi üçün katlarını üflüyordu ilham
perileri kulağıma ve tüm ülkeler II. Dünya Savaşı ile ilgili Avrupa
ülkeleriydi. Bu durumu açıklayacak tek kelime mucizeydi. Bunları düşünürken Portekiz’i
buldum. On sekiz, hapı yuttu Portekiz
ya da on sekiz, boku yedi Portekiz arasında günlerce düşündüm. İlk
tekrarda hapı yuttuyu, ikinci tekrar da ise boku yediyi uygun gördüm.
Diğer sorunum ise üç
kafiyeli bırak Avrupa ülkesini bir tane bile ülke olmamasıydı. Direk altıdan
başlamak da eseri mana yönünden ahraz bırakabilirdi.
Almanlar coşmuştu ve
ülkemiz de ekonomik yönden zor günler geçiriyordu. Ve ben de üç ile biten bir
ülke olmadığını coğrafya hocalarından tasdik ettirmiştim. Baba yadigarı kereste
imalathanemizde işlerimiz düşmüştü, kimsede para yoktu, kısa zamanda kapatmak zorunda
kaldık. Maaşını veremediğim için Hazal da işi bıraktı ve cigardan
vazgeçemeyeceği için o tıfıl Azeri tüccarla kısa sürede evlendi. Hiç bilmediğim
çok borcum olduğunu öğrendim ve evimi kitaplarımı satıp ödemeye çalıştım ama
yetmedi. En son kadim dostum kemanımı sattım ama yine borçlarımı kapatamadım.
Başıma gelen onca berbat şey ise hiç
umurumda olmadı. Bestemi tamamlayamıyor olmamın acısı tüm acıların üstündeydi
benim için. Utancımdam İstanbul’u terk edip bir Anadolu şehrine gittim. İmaretlerde,
sokaklarda yaşadım ve ölene kadar
günleri saydım. Bin iki yüz kırk, bin iki yüz kırk bir, bin iki yüz kırk
iki. Ben öldüm bestem bitmedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder