11 Eylül 2014 Perşembe

Polonya Battı

Sabah kulağımda bir melodi ile uyandım. Bazen olurdu bu. Hemen Vahdettin hazretlerinin dedeme hediyesi olan kadim dostum el yapımı Viyana malı olan kemanımın başına koştum ve çalmaya başladım. Beş notalık bir seriydi. Çaldım, tekrar çaldım, bir daha çaldım. Kulağıma güzel çok geliyordu ama devamı da gelmiyordu. Yarım saat kadar sonra kırmızı saçları ve yuvarlak gözlükleri ile beraber yardımcım Hazal Hanım kapımı çaldı, onu hep bir çelloya benzetmişimdir. Yüzünde her sabah kaynağını bana karşı olan karşılıksız aşkında aldığını gülümsemesi, sol elinde her sabah muhakkak içtiğim bol şekerli İran kahvesi, sağ elinde de tıfıl Azeri bir tüccardan gayet pahalıya aldığı cigarı, koltuk altıda da günün gazeteleri vardı. “Devam etsenize, çok güzel bir melodi”, dedi. Bana aşık bir kadının görüşlerinin elbette gözümde hiç değeri yoktu. Sert ve buyurgan bir tavırla “Teşekkür ederim Hazal Hanım. Lütfen beni yalnız bırak ve şu cigarı bir daha asla odamda içme!” dedim.  Yanakları saçları ile aynı renk oldu. Bu tür hareketlerim onu mest ediyordu.

Kahvemi içtim, biraz kültür fizik hareketleri yaptım ve pijamamı çıkartıp günlük kıyafetlerimi giyip gazetemi okumaya başladım. Hitler Polonya’ya girmişti. Polonya bunu atlatamazdı. Polonya için film bitmişti. Polonya batmıştı. Polonya batmıştı. Hemen kadim dostum kemanıma koştum ve çalmaya başladım. Polonya battı, sözleri melodime tam oturuyordu. Dakikalarca çaldım ve ‘Polonya battı’ diye bağırıp durdum. Kapıyı Hazal Hanım çaldı ve başını içeri uzatıp “İyi misiniz?”, dedi; çılgınca bir kahkaha attım ve “Bak tam oturdu!”, dedim. Polonya battı, Polonya battı...

Aradan bir hafta ile on gün arası bir zaman geçti. Melodim ve üzerine oturan Polonya battı sözleri beynimi kemiriyor, başka bir şey düşünemiyor ve çalamıyordum. Alman işgali altındaki Polonya’nın bile benim kadar acı çektiğini sanmıyorum. Gerizekalı Almanlar, barbar Almanlar, gerzek Almanlar, domuz Almanlar, domuz Alman, Alman domuz, Alman doomuz. Saat gece yarısı civarıydı hemen kadim dostum kemanımın yanına koştum ve çalmaya başladım. ‘Polonya battı.... Alman doomuz...’  Cuk diye oturmuştu. Notalar sanki bu kelimeler için yazılmıştı.

Hazal Hanım askılı şeffaf geceliği ile odama kapıyı dahi çalmadan heyecanla daldı. Zaten ne zaman bu geceliği giyse odama girmek için bir bahane bulurdu. “Kahve getir bana!”, dedim ve sabaha kadar çaldım ama ne bir kelime ne de bir nota geldi. Tam on iki saat elimde kemanımla bekledim. Hazal Hanım da on iki saattir, iki de bir askısı düşen ve her seferin biraz mahcup, biraz da yaramaz bakışlar attığı geceliği ile odamdaydı. Saate baktım öğlen on ikiydi. On iki, on iki, tilki... İlham geliyordu. On iki, tilki ama ne tilki? İtalya tabi ya! On iki, İtalya tilki. Kadim dostum kemanımla yatağımın üstüne çıkıp çalmaya başladım. Ben çaldıkça Hazal Hanım alkışlıyordu ama ‘on iki’ ne alaka diye de sormuyordu. Ey aşk sen nelere kadirsin.

İlham gelsin diye eserimin sözlerini ve notlarını kağıtlara yazıp odamın duvarlarına yapıştırdım. Gergin bekleyişim ne kadar sürdü kestiremiyorum. Kemanımla ben, birbirimize günlerce hasretle baktık. Hazal Hanım odama kardeşinizden mektup var diye anlamsız bir gülümseme ile geldi. Açtım mektubu ve okumaya başladım, sayfalar dolusu hiçbir şey yazmıştı. Kalleş herif on beş aydır kendi gibi... Cümlemi bitiremedim bile, aradığım kelimeleri bulmuştum. On beş, Rusya kalleş. Bu rakamlarda ne vardı böyle beni kovalayan bulamıyordum. Kalleş kardeşime 1500 ruble gönderdim, bu onu bir buçuk yıl idare ederdi ve çalmaya devam ettim.

Polonya battı
Alman doomuz
On iki, İtalya tilki
On beş, Rusya kalleş

Eserim rakamlar ve ülkeler temelinde ahenk ile büyüyordu. Çok ünlü olacağımın ve eserimi herkesin hep bir ağızdan söyleyeceği günlerin çok yakın olduğunu biliyordum. Hazal Hanım’da aynı şeyleri söylemese emin bile olabilirdim. Rakamları yazdım durdum. Sırf ilham versin diye bir abaküs bile aldım, çok güzel tınısı vardı. Polonya battının önüne altı, Alman doomuzun önüne de dokuz uyuyordu. Zaten kullandığım diğer rakamlar on iki ve on beşti. Mucize gibi üçün katlarını üflüyordu ilham perileri kulağıma ve tüm ülkeler II. Dünya Savaşı ile ilgili Avrupa ülkeleriydi. Bu durumu açıklayacak tek kelime mucizeydi. Bunları düşünürken Portekiz’i buldum. On sekiz, hapı yuttu Portekiz ya da on sekiz, boku yedi Portekiz arasında günlerce düşündüm. İlk tekrarda hapı yuttuyu, ikinci tekrar da ise boku yediyi uygun gördüm.

Diğer sorunum ise üç kafiyeli bırak Avrupa ülkesini bir tane bile ülke olmamasıydı. Direk altıdan başlamak da eseri mana yönünden ahraz bırakabilirdi.


Almanlar coşmuştu ve ülkemiz de ekonomik yönden zor günler geçiriyordu. Ve ben de üç ile biten bir ülke olmadığını coğrafya hocalarından tasdik ettirmiştim. Baba yadigarı kereste imalathanemizde işlerimiz düşmüştü, kimsede para yoktu, kısa zamanda kapatmak zorunda kaldık. Maaşını veremediğim için Hazal da işi bıraktı ve cigardan vazgeçemeyeceği için o tıfıl Azeri tüccarla kısa sürede evlendi. Hiç bilmediğim çok borcum olduğunu öğrendim ve evimi kitaplarımı satıp ödemeye çalıştım ama yetmedi. En son kadim dostum kemanımı sattım ama yine borçlarımı kapatamadım. Başıma gelen onca berbat şey  ise hiç umurumda olmadı. Bestemi tamamlayamıyor olmamın acısı tüm acıların üstündeydi benim için. Utancımdam İstanbul’u terk edip bir Anadolu şehrine gittim. İmaretlerde, sokaklarda yaşadım ve ölene kadar  günleri saydım. Bin iki yüz kırk, bin iki yüz kırk bir, bin iki yüz kırk iki. Ben öldüm bestem bitmedi.

Hiç yorum yok: