29 Nisan 2013 Pazartesi

Eşantiyon


Apartman altı kıraathanesinin giriş kapısına en uzak köşesinde dört adam ve iki yancı dağılmayan sigara dumanı altında okey oynuyorlar. Hepsi kırklı yaşlarının sonlarında olmalı. Masada dönen pek bir muhabbet yok. Sebebi belki de nikotinsiz bir nefes dahi almamaları. Parlak gri spor eşofmanları ile oturan ve yanındakini taşlayan adam Enver Güngörmüş. Enver Türkiye'nin yetiştirdiği ilk, tek ve günümüz itibariyle son geri maraton koşucusu. Geri maraton dalında tüm Türkiye rekorları elbette onun. Türkiye'de alınabilecek tüm madalyaları toplamış; topu topu dört tane. Finlandiya'daki dünya geri maraton koşma yarışmasında sonuncu olunca aktif spor hayatına nokta koymuş. Ama katıldığı için teşekkür ettiklerine dair Fince belgeyle tam yirmi yıl mahallede havasını basmış ve "En teknik geri koşucu ödülünü aldım, rakımdan etkilenmesem, bir hafta kamp yapabilsem birinci de olurdum ama saliselerle dördüncü oldum, bizde spor kültürü yok" diye anlattıkça anlatmış.

Bazı günler güneş tam doğacakken kan ter içerisinde sokağa geri geri koşarak girer. Verilen selamları almaz bile, yüzünde Naim Süleymanoğlu'nun Seul olimpiyatlarındaki üçüncü kaldırışını yaptıktan sonraki hali gibi ifade olur. Apartmanın önüne gelirken iyice yaylanarak koşmaya başlar ve bir yandan kollarını açar. Sanki zafer kazanmış gibi. Sokağa son bir kez bakar ve anahtarıyla kapıyı açıp içeri girer. Sonra da birkaç gün hiç dışarı çıkmaz.

Hayatı boyunca hiç çalışmadı Enver Güngörmüş . Evlenmedi de. Halasının evinde kira vermeden yaşadı durdu. Muhtemelen yine o yaşlı kadından aldığı harçlıklarla hayatını devam ettirdi.

Enver Güngörmüş’ün taşladığı ön düğmeleri açık kırmızı saten gömlekli, bağrında parlaklığını yitirmiş eski bir madalyon olan adam Zafer Bağışlar. Gelecekten haber verdiğini söyleyen, tarot, su, kum hatta fasulye falına bakabilen, astrolog ve burç uzmanı. Kartvizitinde ve bir ilkokul öğrencisine hatır minnet hazırlattığı siyah üzerine kırmızı büyük harflerle yazan internet sitesinde bunlar yazıyor. Zafer’in Hikayesinin başrolünde annesi var. Daha küçükken oyun gibi eline kahve fincan verirmiş ve birbirlerinin falına bakarlarmış. Daha sonra ünü yayılınca önce annesinin gün arkadaşları, daha sonra da o gün arkadaşlarının başka günlerden gelen arkadaşları evlerini arşınlar olmuş. Biraz büyüyünce de kendinde özel güç olduğuna inanmış ve başka işlerle hiç uğraşmamış. Üniversite sınavında hiç çalışmadan nasılsa bana doğru cevaplar görünür diye girmiş ama o gün ona askerlik yolu görünmüş.

Çok bilenlerin çok sevilmediği bir askerlik döneminden sonra evine döndüğünde belediyeye ve medyumlar odasına başvurmuş. Gerekli belgeleri temin ettikten sonra evinin sokağındaki on iki metrekarelik küçük dükkanı tutmuş. İlk zamanlar işleri fena değilmiş ama zamanla tahminlerinin hiç tutmadığı ortaya çıkınca işleri fena olmuş. Zamanla işleri iyice sarpa sarmış ve kolu bacağı kırılana kadar dayaklar bile yemiş. Şimdi riskleri azaltmak için dükkanın girişinde " Ödemeyi falınız çıktıktan sonra alıyoruz", yazıyor. Her gün birkaç müşteri gelir. Zafer Bağışlar fallarına bakar ve giderler. Sonra dedikleri hiç çıkmadığından mı, yoksa müşterilerin işgüzarlığından mı bilinmez kimse gelip ödeme yapmaz. Hala annesiyle beraber yaşar Zafer Bağışlar; o da hiç evlenmedi.

Zafer Bağışlar’ın yanında çay bardağını avuçlayarak tutan afgan karası tenli ve avcı yelekli yancı ise Ulvi Varlıklı. Annesi ve babası daha ilkokula başlamadan birbirlerini öldürmüş. Ondan sonra tüm akrabalarında az biraz kala kala çocukluğu ve ergenliği atlatmış. Reşit olunca tüm akrabalarının yedi ceddine sövüp babasından kalan eve yerleşmiş. Torpil, tanıdık ve öksüz yetim kontenjanından belediyede işe girmiş. Birkaç yıl belediye köpek itilaf ekibinde çalışmış. Öyle gayretli, öyle çalışkanmış ki; yıllarca belediyenin girişindeki ayın elemanı tabelasında hep onun resmi olurmuş.

Nasıl kuzunun tadına bakan çoban köpeği canavar olur derler Ulvi Varlıklı da bir gün canavar olmuş. Öldürdüğü sokak köpeklerini yediği dedikodusu dolanmaya başlamış ama işin acı kısmı dolanan sözler doğruymuş doğruymuş. Belediye başkanı Ulvi’yi korka tırsa kovmuş. İşten atıldıktan sonra başka hiçbir işte de çalışmamış. Karnını doyurmak için  köpek avlamaya devam etmiş. Hep bilinçli avlanmış. Belediye başkanı ondan korktuğu için çalıştırdığı köpek itilaf timini lav etmiş. Bazı sabahlar sırtında çuvalı ile Ulvi Varlıklı’yı görenler görmemezlikten gelirler ama herkes o çuvalda ne olduğunu bilir. Tabi kimse kandillerde Ulvi’ye helva göndermez ve kurbanda da et vermez.

Ulvi Varlıklı’nın yanında, Enver Güngörmüş’ün karşısında oturan solgun kahverengi takım elbiseli ve beyaz spor ayakkabıları olup çifte giden adam Selim Tutumlu. Çocukken mahallede tek hayali arkadaşı olan oymuş. Sonra bir gün ne olduysa hayali arkadaşı onu terk etmiş ve ona görünmez olmuş. Ağlamış, zırlamış, delirmiş hatta köpürmüş ama hayali arkadaşı geri gelmemiş. Sonra bakmışlar çocuk elden gidiyor, hayali arkadaşın kaçırıldı demişler. Hayali arkadaşının ondan kaçmasındansa, kaçırılmasına sevinen Selim ve sokak sokak hayali arkadaşını aramaya çıkmış. Önce başka sokaklara gitmiş, sonra başka mahallelere, sonra başka ilçeler ve sonra da başka şehirlere. Tüm polisler elleri cebinde yalnız başına yürüyen o çocuğu tanır, ekip arabası ile evine bırakırlarmış.

Ergenlik, gençlik derken hayali arkadaş durumundan kurtulmuş gibi yapmış Selim Tutumlu. Yine sokaklarda tek başına yürürmüş ve sebebini soranlara cebinden evden kaçmış çocukların resmini çıkartır ve onları aradığını söylermiş. Yalan de değilmiş aslında, sevdiği birini kaybetmenin acısını onun kadar iyi pek az insan bilirmiş. Bu yürüme sevdası yüzünden hiç çalışamamış. Enver Güngörmüş’ün "Yürüyüş diye bir spor var" önerisini de hiç sallamamış.

Şimdi hala yürür durur. Kışın başında üzerinde nike yazan bir bere, yazları ise boyasan yazan bir kep ile. Çok evden kaçmış çocuğu evine götürmüştür. Bu sayede eline para geçtiği de olur. Kıt kanaat geçinir gider.


Selim Tutumlu’nun yanındaki eli hiçbir şeye benzemeyen ve taş attığı Enver Güngörmüş de taşladığı için rahat olan sarı kazaklı ve Kemal Derviş modeli saçları olan adam Fahrettin Haktanır. Masadaki tek zengin çocuğu o. Hesabı genelde o öder, okeyi de en çok o sever. Annesinin, ablasının ve en küçük erkek kardeşinin verdiği harçlıklarla; kazı kazan, at yarışı ve sayısal loto oynar durur. Küçükken mahallede süt satan adamın atının kendisi ile konuştuğunu iddia edermiş. Sütçü gelince iner, atın yanaklarını okşaya okşaya dinlermiş. Bir yerden sonra at onunla konuşmayı bırakınca bıçakla ata saldırmış ve yaralamış. At da ona çifteyi koyunca asfaltı öpmüş. Hastanede geçen dört ayında da tek oyuncağı hesap makinesi olmuş. Bu sefer de sayılar yazar ve onlarla konuşurmuş. Bu hareketlerinden dolayı herkes Fahrettin'de bir gariplik olduğunu bilir, çaresiz sesini çıkartmazmış. Ne tıp, ne alternatif tıp ne de kendine alternatif tıpçı diyen şaklabanlar onun bu hallerine çare olamamış.

Matematiği iyi olmasına rağmen tahsil hayatını sadece matematik ayakta tutmaya yetememiş ve orta iki de okulla anlaşmalı olarak ayrılmışlar. İki tarafından birbirlerinden hiçbir talebi olmamış. O günden sonra Fahrettin Haktanır hesap makinesi ile oynar ve seçtiği rakamlarla sayısal loto kuponları yapar, at yarışı kanalını açar ve atlar izler bazen at yarışı kuponu yapar ve nerede kazı kazancı görse dayanamaz ve bir tane alır. Okey masasındaki arkadaşlarından farklı olarak evlidir de Fahrettin. Bazen karısıyla aylarca konuşmaz, Fahrettin Haktanır'ın hiçbir kuponu da tutmaz.

Fahrettin Haktanır’ın sağındaki kırmızı giyinmiş çakkıdı çakkıdı sakız çiğneyen adam ise Haldun İhtişamlı. Hikayesi masadaki arkadaşlarının farklı bir versiyonu. Başarısız bir okul hayatı, insanlardan kopuk bir ergenlik, yabancılaşmış bir gençlik ve itilmiş bir olgunluk... Konuşmaz hiç Haldun. Konuşamadığından değil bir tercih olarak konuşmaz. Sadece askerdeyken konuşmuş, terhis olunca susmaya devam etmiş. İlla bir şey anlatması gerekirse cebinden kırış kırış, her yanı yazı dolu bir kağıt çıkartır ve o kağıdın kenarında bir yere kargacık burgacık yazısıyla bir şeyler yazar o kadar. Genelde yazısı da okunmaz.
Onun garipliği biraz korkunçtur. Kendini bildi bileli ölümden çok korkar. Büyük günahlar işlemeden, daha çocukluğundan beri içindedir bu korku. Kendince ölüme karşı bir çare de bulmuştur. Arada sırada kolunda bir yere faça atar ve oradan akan kanı emer. Eskiden herkesin ortasında yapardı bunu artık evinde yapıyor. Henüz ölmediğine göre belki de işe yarıyordur.


-*-



Bu adamlar neden mi böyle olmuş? Bundan 48 sene önce bir tane deli dahi bilim adamı varmış, hem de Safranbolu'da. Beynin yaratıcılık merkezini harekete geçireceğini düşündüğü bir şeyler yapmış ama hem etik sebeplerden hem de parası az olduğu için denek bulamıyormuş. Sonra ilacını kendi imkanları ile bebek maması gibi yapmış ve bir marketteki sinek ilaçlarının yanına eşantiyonmuş gibi bantlamış. İçine de "Şanslı müşterimiz sizsiniz, bize ulaşın ve çocuğunuzun tüm mama masrafını biz üstleniyoruz" diye bir şey yazmış. Kendisine dönen ailelere mamayı göndermiş ve iletişim bilgileri sayesinde bebekleri gözlemleyip deneyinin sonuçlarını izleyecekmiş ama daha deneyin ikinci yılında, 1967’deki Sakarya depreminde, Safranbolu’da yıkılan tek ev onun gecekondusuymuş. Pek tanıdığı olmadığından kimsesizler mezarlığında başına bir tahta dikip gömmüşler.  Haliyle deney öyle kalmış. Böyle kaç çocuk varmış bilmiyoruz ama okey masasında oturan herkesin ana babası sinek ilacının yanında eşantiyon verilen bebek mamasını kullanmaktan çekinmeyecek kadar garip tipler.

-*-


Ve taş bitti, o el o masadaki kimse bitemedi.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

adamın eşofmanı ne renk bu baştakinin?