22 Ocak 2017 Pazar

Gece Melek ve Bizim Kızlar

Gece Melek ve Bizim Kızlar

Üç yeni arkadaştık, saat sabah beşi otuz dokuz geçiyordu. Çok içmiş ama alkol alımımızı çok uzun zamana yaydığımız için fazla sarhoş olmamıştık. Ev sıcak, aylardan ocaktı; kar bazen yağıyor, bazen duruyor ve bu bizim kafamızı çok karıştırıyordu. Sonra Burcu kalktı, camı açtı, biraz dışarıyı izledi; camı kapattı, kediyi ayağının dışı ile Quaresmavari bir şekilde okşadı, misafir olmasına hiç aldırış etmeden koridor boyu yürüdü ve bir odaya girip elinde kağıtlar ve kalemlerle geldi. İkimize de birer tane verdi ve İsim şehir hayvan oynamayacağımıza emin olabilirsiniz, dedi.
Canan çok hızlı hareket eder ve çok hızlı konuşurdu ama aldığı her yudum alkolün onun konuşma hızını düşürdüğünü gözlemlemiştim. Hüsrev Hatemi hızında, O zaman filozof, yönetmen, albüm ve kitap oynayalım, dedi. Kırlenti aldığım gibi kafasına attım. Önce şaşırdı, sonra gülmeye başladı. Sonra Burcu koştu ve üzerine atladı, sonra ben de onların üzerine atladım. Adını henüz sormadığım aşırı umarsız kedi bizi yattığı yerden uykulu gözlerle izliyordu. Biraz debelendik, en son Canan’ın poposu benim kafamdayken otomatik olarak ayrıldık ve gülmeye başladık. En çok ben güldüm. Genelde ben çok gülerim. Benimle komedi filmine giden filmin yarısını anlamaz. Hakeza ben de anlamam.
Koltuklarımıza geçtik. Nefeslendikten sonra ben bir yudum daha bira aldım ve Kâğıt kalemi ne yapacağız, diye sordum. Burcu bir bira daha açıp –çıkıssss- birer cümle yazıp üzerine konuşacağız, dedi. Bu kızın veterinerlik okuması kesinlikle adil değildi. Canan’ın mekatronik okuması da, benim Macar dili ve edebiyatı okumam da; Azra Akın’ın dünya güzeli seçilmesi de, dizilere bu kadar çok reklam konması da, çirkin kızların yakışıklı çocuklarla çıkması da, kurban bayramı da, yaşlıların belediye otobüslerine bedava binmesi de, uyku haplarının vadettiği kadar çok uyutmaması da,…
Anlamadım, dedim; Ben hiç anlamadım dedi, Canan. Susun lan, anlatacağım, tatava yapmayın; deyip güldü Burcu ve kağıda;
‘Benim annem melek olamaz, çünkü melekler intihar etmez’ yazdı. Daha yeni tanıyordum Burcu’yu. Ailesinden henüz bahsetmemişti, henüz hiçbirimiz birbirimize ailelerinden bahsetmemiştik. Yarı ayık kafa biraz düşündüm de; yanımdayken de ne annesi, ne babası ne de başka bir akrabası aramamıştı. Eskişehir’deki arkadaşlarından, lise arkadaşlarından bahsetmişti ama hiç aile bulgusu hatırlamıyordum ki Canan;
Hiçbir anne melek olamaz; intihar etse de, etmese de. Çünkü meleklerin cinsiyeti olmaz. Cinsel yönelimlerimiz bize doğuştan doğmalar yükler. Beğenilerimiz buna göre şekillenir ve bunu asla engelleyemeyiz. Hangimiz ciğeri beş para etmeyecek bir adam için pırlanta gibi çocukları harcamadık ve hangimiz karaktersizin teki için en iyi arkadaşını satmadı? İşte bunlar hep cinsel yönelimlerimizden ve bunu da cinsiyetimiz belirliyor. Konuya döneyim, meleklerin cinsiyeti olmaz, olsaydı adil olmazlardı; adil olmasalar da bu kadar değerli olmazlardı… Ya da buna benzer bir şey söyledi. Çok uzun anlatmasa iyiydi. Arada dinlerken kedinin gözlerinin maviliğinden ilk sevgilimi düşündüğümü hatırlıyorum şimdi.
Bana baktılar… İnsanların bana, benden bir şeyler bekler şekilde bakmasına oldum olası katlanamamışımdır. Bu bende negatif stres oluşturur ve biraz kekeler, bol ‘şeyy’’lerim;
Bence annen melek olabilir, diye konuya girdim. Ki önermemin tek sebebi aslında Canan’a antitez oluşturmaktı. Sonra biraz çekinik bir ses tonu ile devam ettim, Ve melekler intihar ederler. Bir meleğin intihar etmesinin altında sandığınız gibi sıkılma, bıkma, dayanamama, takatinin kalmaması, depresyon, şeyy, hımm bunalma… gibi şeyler yoktur. Melekler tek bir sebepten intihar ederler. Ölüp ölemeyeceklerini merak ederler. Çünkü meleklik istifa edilebilecek bir iş değildir. Mafya gibidir. Ölmeden çıkamazsın. Hala işte olup olmadığını merak eden bir melek ya bir asit tankı bulup dalar ya da yüksek hızlı bir trenin raylarında bekler. Bazen de uzaya mekik fırlatılıyorsa fırlatma takımının altında beklerler. Ölmüşse, zaten daha önce ölmüştür, ölmemişse görev ve sorumluluklarının bilinci içerisinde iyilik yapmaya devam eder. Ondan dolayı buna intihar yerine genserial suicide demek daha doğru olur.
Yalnız fena saçmalamıştım ve canıma okuyacaklarından emindim. Öyle ya da böyle karşımda benim kadar güzel ve benim kadar zeki iki kadın vardı ve her ne kadar ortak zevkler temelinde kurulmuş  iyi bir arkadaşlık içerisinde olsak da ilk fırsatta canıma okuyacaklarından adım kadar emindim. Kısa bir sessizlik oldu, biralardan sakin birer yudum alındı ve Burcu sordu, Tamam da annem melek miydi değil miydi?
Bence melek olma ihtimali var Burcu’cuğum dedim. Sadece bir kontrol etmek istemiştir belki kendini o kadar. Görev süresi dolmuş zavallının ve ondan ölmüştür. Nasıl intihar etti?
İlaç, dedi ve derin bir sessizlik oldu. Hepimiz iç dünyamıza döndük.

Gün ışırken hiçbirimiz uyumamıştık ve haliyle bir acıktık. Buzdolabını Canan açtı ve Neden kahvaltılık hiçbir şey yok Sevim? dedi –Sevim benim- Ben nerden bileyim Burcu’ya sor, dedim. Burcu da ben nerden bileyim dedi ve salonda sandalyeye bağladığımız yaklaşık otuz kiloluk yaşlı kadının ağzından önce bandı, sonra da çorabı çıkarttı. Birkaç tokat attı ve Teyzeciğim yakışıyor mu buzdolabı sana? Biz ne yiyeceğiz şimdi!, üç kızın bir oğlun ve bir düzine torunun var ama bir gündür arayıp soran yok. Bence seni aramama sebepleri hep bu pintiliğin, şimdi senin melek olup olmadığını deneyeceğiz dedi ve bim poşetini kadının kafasına geçirdi.

8 Ocak 2017 Pazar

İran hakkında bildiklerim

.
1.ahmedi nejat ilkokul öğretmeninin elini öptü diye laf söz olduydu
2.mehdiyi bekliyorlar
3.jet gittiydi.
4.şiler – twelve imams-
5. halıları ünlü –farukhan, seviliyorsun karşiiiim-
6.çılgın ev partileri – kadınları hiç tipim değil -
7.mescitlerde çok uyuyorlar
8.diller pek bozulmamış.
9.hümeyni – uçak kazasında mı ölmüştü, cenazesini taşıya uçak mı patladıydı neydi, something like that-
10.türk televizyonları izliyorlar.
11.biraz Azeri var
12.kadı falan da var.
13.israili sevmiyorlar
14.bir nükleerdir gidiyor
15.ırakla savaştılardı bir ara
16.kedileri çok tatlı, maşallah
17.uğur mumcu cinayetini işlediler derler
18.kasrı şirin antlaşması
19. devrim muhafızları
20.kum şehri
21.şehname – prens Rüstem-
22.pehleviler varmış ama güreşken insanlar değillermiş
23.persapolis – bok gibi filmdi, çizgi film diye çocuklara izletmemek lazım –

24.sineması biraz kabız, çoluk çocuktan fazla dem vuruyorlar ama ‘Nema-ye Nazdik’ – yakın çekim- efsane filmdir.

23 Aralık 2016 Cuma

Platon'ik

Platon’ik
Akşam boyu çalışmaktan diz kapaklarım ağrıyor, belim ise sızıyordu –garsonum- Metroya oturur oturmaz kulaklığımı taktım ve her akşam olduğu gibi Matrix’in soundtrack albümünden rastgele bir şarkı açtım. Gerçeklikle ilgili Platon’ik şüphelerim arada zihnimi sarıyordu. Tam karşıma ise aynı model kemik gözlükleri olan beyaz yakalı çift oturdu. Evli olmadıklarını hatta aynı eve gitmediklerini ilk saniyede sezdim. Birbirlerinin ellerini çok çekingen tutuyorlardı. Sonra her şey birden bire oldu.
Kadın ayağa kalktı ve cebinden çıkarttığı pembe tüylü anahtarlığı ile kilotlu çorabını kaçırmaya başladı. Adam ise sakince kadını izliyordu. Çağımızın refleksini gösterdim ve olan biteni cep telefonumla çekecektim ki; kadın iki gözünü de aynı anda bir kez kırparak Lütfen, dedi. Güzel ve yerli yerinde bir Lütfendi. Telefonumu tekrar cebime mahcupça koydum.
Kadın kilotlu çorabını paramparça ederken bir durak geçmiştik. Vagonun geri kalanına baktım, kimse bizi izlemiyordu. Eskiden futbol oynadığını Kempes modeli saçlarından çıkarttığım yaşlı bir adam iddia bülteni okuyor, kör olduğunu güneş gözlüklerinin karanlığından ve yanındaki rehber köpekten anladığım bir kadın tırnaklarını törpülüyor, rap dinlediğini dudaklarını hareketlerinden ve tişörtünün bolluğundan tahmin ettiğim bir ergen başı önünde müzik dinliyor, lanet bir bebenin dadılığını ekmek parası için yaptığını gözlerindeki hüzünden ve saç modelinden sezdiğim bir kadın uyukluyor, yeni nişan attığını nişan yüzüğü yerini ovalamasından hissettiğim genç bir kız intiharı düşünüyor ve mutlu olduğunu gülümsemesinden anladığım bir turist ülkeyi geziyordu.
Tekrar beyaz yakalı çifte döndüğümde ise kadının çorabını iyice parçalamış, çorabın bir kısmını bacaklarından ayak bileklerine doğru yuvarlamıştı . Adam gözlüklerini kravatına silerken kadın adamın gözlüğünü altı ve yere bıraktı nazikçe. Sonra da ezdi. Adam tepkisizce, Bu hiç adil değil, dedi; kadın ise ses çıkmasın diye ağzını iyice kapata kapata gülmeye başladı. Hatta hadi sen de gülsene dercesine baktı. Ben de gülümsedim. Gülümsedim ama gülümsememin altında komik olması değil; ilginç ve korkutucu olması yatıyordu.
Metro durdu ve hiçbir yolcu metroya binmedi.
Adam, Hah! Kimse binmedi! Şimdi ne yapacaksın peki? diye sordu.
Oyunu anlamıştım sanırım. Kimse binmezse kadın acayip bir şey yapıyordu, demek biri binse acayip şeyi adam yapacaktı.
Kadın hiç istifini bozmadı ve rujunu çıkartıp gözlerinin altına kızılderili gibi ince tek bir şerit olarak sürdü. Sonra da aynasından kendine baktı ve gülmeye başladı. Kadın ne kadar da tatlıydı ya. Böylesi hiç bana denk gelmezdi.
Diğer durağa geldiğimizde feci heyecanlandım. Oyun çok heyecanlıydı. Otomatik kapı açıldı ve bu sefer içeri boz bir kürk giymiş, kürkü rengi uzun düz saçları olan gayet toplu, yaşlı bir kadın girdi. Bize baktı ama vagonun diğer tarafında doğru yürümeye başladı. Gözlerimi kürklü kadından beyaz yakalı çifte doğru çevirmiştim ki, adamın ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarttığını fark ettim. Sonra ayakkabılarını geri giydi ve çoraplarını bir apolet gibi omzuna koydu. Kız güldü ama öyle içten gülmedi. Daha fazlasını istiyordu haklı olarak.
Diğer durakta kör kadın köpeğini çekiştire çekiştire indi, hiç evlenmediklerine ve kardeş olduklarına yemin edebileceğim aynı çirkin yüz hatları ve pantolonlara sahip kırklı yaşlarda iki erkek bindi. Adam ise tekrar giydiği ayakkabılarını çıkarttı ve bond çantasını açıp içine koydu. Kız bu sefer beğendi hareketi ve gülmeye başladı. Birbirlerine çak dediler ve yumruklarını tokuşturdular. Ben adamın ayaklarının çirkinliğine istemsizce bakarken metro bir kez daha durdu. Bu sefer içeri bir bando şefi girdi. Nerden mi anladım? Kıyafetlerinden.
Beyaz yakalı çiftin eril olanı ise somurttu ve Bando şefi ne alaka ya? dedi. Adam haklıydı ama yapacak bir şey yoktu, oyunun kurallarını bozamazdı. Kravatını çıkarttı ve metroda ayakta gidenlerin tutunması için olan şeylerden birine tersten astı. Bakıldığında idam ipi gibi duruyordu ve kabul etmeliyim ki yaratıcı bir hareketti. Yerine otururken, Bu kravata tam yüz yirmi altı lira vermiştim diyerek somurtuyor; kadın ise gülmeye devam ederken; bana ne, bana ne dercesine omuzlarını silkeliyordu.
Metro durdu. Tıss, otomatik kapı açıldı. Dualarım gerçek oldu, kimse girmedi. Her ne kadar kadının kazanmasını istesem de diğer yandan onun yapacağı çılgınlıkları görmeyi daha çok istiyordum. Kadın, kadınca bir refleksle ne yapacağını çoktan hazırlamıştı. Otomatik kapı kapanı kapanmaz çantasından sigarasını çıkarttı ve yaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra bana İster misin? dedi. Ben evet de diyemedim, hayır da diyemedim. Zaten kadın da bana uzun uzun bakmadı. Derin nefesler alıp adamın yüzüne doğru birkaç kez üfledi. Diğer durağa kadar hızlı hızlı sigarasını içti, sonra metro durağa yaklaşınca sigarasını yere atıp söndürdü. Sigarayı kadına pek yakıştırmam ama çok güzel içiyordu.
Sinirli sinirli bakan, uzun yaşlıca bir adam metroya bindi. Beyaz yakalı adam sigara neden benim aklıma gelmedi ya, diye söylenirken kadın yine kıkırdıyordu. Adam on saniye kadar düşündü; bond çantasından su, cebinden şu ilaca benzeyen sakızlardan çıkarttı ve hepsini teker teker hap gibi yutmaya başladı. O an keşke yuttukları sakız değil de ilaç olsa diye geçirdim.
Kadın bu fikri çok beğendi ve daha önceki şen kahkahaları ilk kez şuhlaştı. Ve benim duygularım yine iç içe girdi. O şuh kahkahaları duymak güzeldi ama kahkahayı attıran ben olmayınca öyle çok bir anlamı da olmuyordu. Canım sıkkın üstüme ağırlık çökmüşken metro durdu. Beyaz yakalı çift seri hareketlerle kalktılar ve indiler. Sonra baktım metrodaki herkes iniyordu. Ortama ve olaylara kendimi öyle kaptırmıştım ki, son durağa geldiğimizi fark etmemiştim. Ben de indim, inmeden asılı olan kravatı alsam mı diye düşünmedim değil ama ne işime yarayacaktı ki?

Metro istasyonun merdivenlerinden yukarı doğru çıkarken; bir yandan bu yolculuk boyunca yaşadıklarımın gerçekliği sorguluyor, bir yandan da biraz önce aşık olduğum beyaz yakalı çiftin kadın olanını takip edip etmemeye karar vermeye çalışıyordum. 

3 Aralık 2016 Cumartesi

ingiliz anahtarı - ölü doğdu

İngiliz Anahtarı

Ofiste ayaklarını masaya uzatıp, elindeki iskambil kartlarını köşedeki çöp kutusuna, sigara izmariti atar gibi fırlatmak ne kadar Amerikancaydı… ama bu deste ile en geçen hafta yüklemeceli kigoynamıştık ve tüm yük benim dsırtıma binmişti.

Berjer koltuğumda bir başıma, saat on yedi diye elimde sütlü çayım, ağzımda pipom öyle sessizce oturmak ne kadar da İngilizceydi. Ama olay Kızılay’da bir büroda geçiyordu.

Bir iürü bağımsız ipucu sırala  ama  bir cinayet ya da başka bir şey alakası olmasın. En sonuda en iyisi suç oranının yüksek olduğu bir şehre gitmek olduğunu düşünsün.

Yüzünde kollarında yaralar vardı. ne dedim? Alerji dedi, neye karşı dedim. Bilmiyorum doktor elerji dedi, kan aldılar daha sonuçları çıkmadı dedi. Ama onlar alerji değil. onlar denizanası izleri. Şu an sadece egede üç koyda denizanası var. O üç koydan birinde denize atılmış olmalı ya da denize dümüş olmalı. O kadar çok denizanasının arasında kimse denize girmez yoksa. Tamam ama neden (

18. İntihardan kurtulmuş yaralı hastalara atılan dikişlerde anestezi kullanılmaması.


Üstüne kuş pislrmesi

Bıyıklarla birleşe  burub kılla

Kar maskeli kişiler kahvrhane tardı 


Ankara’nın havasında bir garip koku vardı ama neydi çözememiştim iki gündür. Hemen her şeyin yanığı aynı kokuyu verir. Baskın karbon molekülleri, burnumuzdaki koku duyargalarını hemen esir alır. Onun için bir yanığın ne yanığını olduğunu anlamak için ilk üç nefes çok önemlidir. Yoksa her şey için çok geç olabilir. Muhtemelen o ilk üç nefesi gece uyurken soludum yoksa kesin anlardım ne yanığının kokusu olduğunu. (soba – kaçak Kolombiya kömürü)

Yeşil berjer koltuğumda çayımı içerken eski bir sevgilimin aldığı akrepsiz ve yelkovansız saate birkaç saniye baktım. Sadece saniyesi dönüyordu ve saatin kaç olduğu hakkında hiçbir ipucu vermiyordu. Ne zaman saati merak etsem önce ona sonra da cep telefonuma bakıyordum yıllardır. Kız arkadaşımın tayini Malazgirt’e çıktığında kendini bir Alparslan gibi hissetsem de beni terk ettiğini açıklayan maili bir Romen Diyojen edasıyla okumuştum. Aramamı, benden nefretettiğini ve onu öldürdüğümü söylemişti Gizem. Çok gizemli gamzeleri vardı. Ben de aramadım. Ama neden benden nefret etti merak etmeden de duramıyordum ( pas kokusu – elinden düşmeyen telefon – okumadığı kitapları okur gibi yapma – dağınık bir ilgi – narsizm… )


Fıkrateyn – kelebek avcısı

2 Aralık 2016 Cuma

Dur okuyucu!

Siz hiç iki sincabı kavga ederken gördünüz mü? Hem de birbirlerine ağza alınmayacak küfürler ederken. Ve bu da yetmezmiş gibi dövenin diğerine… neyse ben bu sabah camlarındaki karları kürediğim arabam ısınsın diye içinde beklerken bunları gördüm. Halüsinasyon mu diye kontrol etmek için değil de, arkadaşlara gösterir ve belki haber kanallarına satarım diye telefonumla kayıt da ettim. Ofisteki arkadaşlarıma gösterdim çay makinasından çayımı aldıktan hemen sonra. Tabi inanmadılar ve feyk dediler. Zaten onları oldum olası samimiyetsiz bulduğum için…
Dur okuyucu! bu başka hikaye… Şu basketbollu olanı anlatacaktım.
Salak saçma bir gazete o pazar günü promosyon olarak basketbol topu veriyordu. 8. sınıfa gidiyordum, boyum kısaydı ve uzamıyordum. Okuldaki boy sırasında ise her ay bir sıra geriliyordum ve kızların en uzunu olan şişko Nuran’la yan yana gelmeme sadece birkaç kişi kalmıştı. Uzamak için bildiğim tek şeyi yapmaya çalışıyor ama kendimi tutamıyordum. Rüyalar, rüyalar…
Sabah kalktım ve gazete ile verilen topu alıp, sektire sektire eve geldim. Ebeveynlerim evin içinde de topu sektirip hayali şutlar sokmama kahvaltıdan sonra sadece on dakika kadar katlanabildiler ve çarkıma tükürmekle tehdit edip, ders çalışmam için beni odama gönderdiler. O kadar sık ders çalışmam için odama gönderiliyordum ki, odamda geçirdiğin sürenin sadece %3’ünde ders çalışsam sene sonunda hem sözlü, hem de matbu bir teşekkür alırdım.
Bir süre annemin küfrü üzerine düşünüp anlamlandıramadıktan sonra sinirlerim bozuldu. Kıpkırmızı oldum. Tipik bir sinir krizi hali. Ellerimin titremeye başladı, durduramadım. Aklıma nedense Süphaneke geldi. Okumaya çalıştım ama okuyamadım; hepten karıştı, birbirine girdi. Bari daha çok batmayım diye sustum ama ellerimin titremesi durmuyordu. Başım dönmeye başladı, sandalyemden kalktım ve bir adım attım. Sanki yer kırıldı gibi hissettim, sonra da kendimi yerde buldum. Kalkmaya çalıştım ve zar zor doğrulup kendimi yatağa attım. Başım çatlıyordu sanki. Kulaklarımdan alev çıkıyordu desem çok abartmış olmam. Vücudum bu kadar ısıya dayanamadı ve ter bastı. Ama böyle bir terleme de yok. Üstümdeki tişörtüm sırılsıklam olurken bayılmışım.
Sanırım on beş dakika sonra uyandım.
Gözlerim yaşlı koşarak olanları anneme anlattım.
Annem bahar bahar patik örüyordu. 4 tane şiş vardı elinde ve bana baktı. Sonra kanepe kestiren babama baktı. Sonra bir imlek attı. Sonra tekrar bana baktı. Sonra sigarasından bir nefes aldı ve kahvesinden bir yudumla nefesini birleştirdi. Tekrar babama baktı ve Kalk da çocukla biraz top oynayın, dedi.
Babam annemin öyle her sözünü dinleyen bir adam değildi ama ne olduysa Tamam tamam, dedi ve kalkıp üstüne eşofmanlarını giydi. Ben de odama geçip; şort ve tişörtümü giydim. Babam futbol sever diye plastik topumu alıp kapının önüne çıkmıştım ki, babamı sabah gazetenin verdiği basket topu ile gördüm. İster istemez biraz şaşırdım. Babamın basketbol hakkında hiçbir şey bildiğini zannetmiyordum. Daha önce konu hakkında hiç konuşmamıştı. Benim okulda biraz da olsa oynamışlığım vardı. Teke tek oynarsak babamı ilk kez yenmenin tadını çıkartabilirdim. Zaten son birkaç yıldır kendisinden pek haz etmiyordum.
Potalara doğru yürürken babam topu sektirmeye başladı ve babamın belki de ilk kez basket topunu eline aldığını o zaman anladım. Çok kötüydü. Topu sektirirken bazen ayağına çarpıyordu ve top arabanın altına kaçıyor, o zaman da Hadi koç şu topu al, diyordu. Potalara doğru giderken çok heveslenmiştim. Kazanacaktım! Boyum babamdan kısa olsa da, bu kazanmama engel değildi. Potalara vardığımızda ise manzara şöyleydi. Bir potada benden büyük ve uzun abiler basket oynuyorlardı. Hepsinin spor ayakkabıları renkli ve pahalıydı; çok sıkı bir maç yaptıkları belli oluyordu; kıskandım, çok eğleniyorlardı. Diğer potada ise kimse yoktu.
Babam topu aldı bir şut attı, potaya bile değmedi. Ben bir şut attım, potaya değdi ama sayı olmadı. Babam attı, potaya değmedi, ben attım, potaya değdi ama sayı olmadı. Babam attı, potaya değdi ama sayı olmadı ve ben şut attım; sayı oldu. Çok sevindim. Babamı yenebilirdim. Baba maç yapalım mı?, dedim; Yapalım kerata, dedi ve maça başladık. Tek attım girmedi, ilk hücum babamındı. Birkaç stepsle karışık bir şut attı ve sayı oldu.
Şans ya! Başka bir şey değil. Neyse sustum ve sıra bana geldi. Turnikeye girerken babam omuz attı ve yere düştüm. Faul!, dedim; Babam ise Basketbol bu erkek oyunu! Kalk kalk!, dedi ve oynamaya devam etti.
Erkek oyunu olan futboldu, bu basket daha nazik ve elit bir oyundu ama bunu babama anlatmamım imkanı yoktu.
Babam omuz ata ata pota altına girdi ve üç dört ribaunt olarak bir sayı daha aldı. Sinir olmuştum yine ve yine ateş basıyordu ki bir ses duyduk.
Tünaydın! – sesli harfleri uzunca söyledi- Ne kadar güzel bir öğleden sonra değil mi? Bir maça ne dersiniz? Adam en az 1.90’dı. Yani babamdan çok uzundu ve çok atletik duruyordu. Oğlu da benden en az 20 santim uzundu; bir kere sarışındı, ikiye ayırdığı saçları ile bizden daha çok bir Hollandalıya benziyorlardı. Ayakkabılarının toplam ederi ise bizim birkaç aylık mutfak masrafımızdan fazlaydı. İkisinde de kolsuz tişörtler, uzun basketçi şortları vardı. İkisinin de başında ve kollarında ter bandı vardı. Babam bir yutkundu, sonra da Tamam, dedi.
Tamam mı? Baba ne tamamı? Tiplere baksana! Adamlar bizi yer. Sen top sektiremiyorsun, benim ise okuldaki lakabım ‘cüce irisi’ Ne tamamı ya!, diye içimden çemkirdim. Tüm bunlar yetmezmiş gibi yeni rakiplerimiz ısınma hareketleri yapmaya başladılar. Isınma hareketi yapandan korkacaksın. Babam daha önce potaya gelmenin verdiği ev sahipliği hissi ile bizim topla oynamaya rakiplerimizi ikna etti. Hala içimdedir o topla oynayamamak.
Maç başladıktan beş dakika sonra durum 10-0’dı. Bir şut dahi çekemedik. Yediğimiz bloklar onur kırıcıydı.
10. sayıyı yedikten sonra babam topu eline aldı. Bana pas atar gibi yaptı ama adamın burnunu topu tüm kuvveti ile attı. Adam yere düştü başını da yere çarptı. Adamın kafası çift yönlü kanıyordu, tişörtü o kadar çok kan oldu ki; biraz korktuk, babam özür diledi ve hemen bir taksi durdurup adamı bindirdi, Ben de geleyim falan dedi ama gitmeye niyeti olmadığı belliydi. Adam ve çocuğu taksiyle uzaklaştıktan sonra da biz gülmeye başladık. Hem de bildiğin kötü adam kahkahaları ile. Babam elini omzuma attı ve eve galip edası ile girdik. Babam olanları annene anlatma demedi ama ben de anlatmadım.
Dur okuyucu! Bu hikaye böyle bitecek sandın ama böyle bitmedi.

Adam bize taktı, hem de feci taktı. Hem maddi hem manevi dava açtı. Geceleri evimizin önünde kendi gibi sarışın uzun arkadaşları ile sabahlara kadar oturdu, geceleri telefon açtı ve küfürler savurdu, annemin kimliğini çalıp naylon şirket kurdu, dedemin eski Toros arabasını çizdi, bizim evde uyuşturucu madde üretiliyor diye polisi yanlış ihbarlarda bulundu, halamı faceten ekleyip kendine aşık etti ve yüzüstü bıraktı, babamın çalıştığı şirketi batırıp babamın işsiz kalmasını sağladı, posta kutumuza tehdit mektupları attı, benim adıma feyk sosyal medya hesapları açıp gay pornosu görüntüler yayınladı, hava sıcaklığının sıfırın altına düştüğü ilk gecelerde kapımızın önüne su döküp donmasını sağlayıp düşmemize çalıştı, babamın ve benim vesikalık resimlerimiz ile en aptalca şiirleri yazıp posta gazetesinde yayınlattı, halamı tekrar kendine aşık etti ve yine yüzüstü bıraktı, cep numaralarımızı eskort numarası diye internet sitelerine yazdı ve kartvizitler bastırıp yollara attı- benim adım evde evrim, babamın adı sınırtanımaz zülayhaydı-, babamın adına saçma sapan bankalardan kredi kartı başvuruları yaptı, evimize her gece dışarıdan yemek sipariş etti, ispatlayamıyorum ama muhtemelen eniştemi öldürdü –kalp krizi-, yaz geceleri açık olan penceremizden içeri fare attı, bir şekilde evimizin haşaratlar tarafından işgal edilmesini sağladı, drone ile evimizi gözetledi, misafirlerimizin ayakkabılarını çaldı… Sonra bir gün yüreği soğudu.

13 Eylül 2016 Salı

eniştemi seviyorum

Eniştemi Seviyorum
-Ryan Giggs’e-
1990
Bir adam düşünün; hem halamla, hem de teyzemle farkı zamanlarda evlendi. Ve ikisini de sevdi, ikisine de on numara kocalık yaptı. Halam ve teyzem ise adama çok kötü davrandılar; duygularıyla oynadılar ve aldatıp boşadılar. Eniştem ise hiç çirkinleşmedi, hep efendiliğini korudu; üstüne üstlük nafakalarını da ödüyor. Allah bağışlasın; halamdan da, teyzemden de birer kızı var. Çok iyi bakar kızlarına, her hafta sonu alır gezdirir, ihtiyaçlarını görür; elinden geldiğince yokluklarını hissettirmez. Bir insanı birkaç sıfatla anlatmaya kalmak her zaman eksik kalır ama eniştem çalışkandır, naiftir, bilgilidir ve romantiktir. Bir de çok atletiktir. Koşar gibi yürür, yetişemezsin.
Sabahlar erken kalkar ve gazete dağıtır, sonra hemen koşarak iş yerine gider. Bir matbaada ayak işlerine bakar ve öğlen yemeğini çıkartır; eniştem tüm evliliklerinde yemekleri kendi yapmıştır. Akşamüstü gibi işi bitince telgrafhaneye gider ve düğünlere gidecek telgrafları alıp, düğün salonlarına götürür, eğer salonda eksik varsa garsonluk yapar; gece de evde tespih dizerek yaşamaya çalışır. Kolay değil, iki nafaka artı evliliği yürütmek. Sağ olsun beni de sever. Ama herkesi sever benim eniştem; teyzem ve halamdan başka düşmanı yoktur. Onlar da arkasından kötü çalışmaya çalışırlar ama konuşamazlar ‘Siz bilmezsiniz o nasıl bir adamdır’ falan derler. Fenalığını sınıflandırmazlar. Zaten ailece ilişkimizi kestik ikisiyle de.
Sanırım belli ettim, ben de severim eniştemi. Arada telefonda konuşuruz, birbirimize fıkra anlatırız, eniştem fıkra konusunda belki de en büyük arşive sahiptir. Bana yıllardır fıkra anlatıyor, daha hiç aynı fıkrayı iki kez anlatmadı. Kaç zamandır da akşam çaya çağırıyordu, bir fırsat buldum ve dün akşam gittim.
Tahmin ettiğim gibi yerde gazete sermiş, ucuna bağdaş kurup oturmuş, tespih diziyordu. Çöktüğüm gibi yanına iki tane Yıldırım Akbulut fıkrasını üstü üste patlattı. Ama yok böyle bir şey. Gülmekten tespihin tanelerini divanın altına uçurdum. Sanırım daha vasıfsız bir başbakan daha gelmez ülkeye –geldi- adam tam Özal’ın piyonu ya. Eniştem bir yandan gülerken bir yandan da taneleri topladı ve dizmeye devam etti. Dizerken de kanaviçe öğreneceğinden bahsetti. Temel prensip olarak tespit dizmekten çok farkı yokmuş ve bu aralar çeyizlerde çok popülermiş. Yeni nesil kızlar çok uğraşmadıkları için satın alıyorlarmış ve parası çok iyiymiş. Çalışmaya başladım, dedi ve bana bir örnek getirdi; ben bu işlerden hiç anlamam ama sevdim açıkçası. Çiçekler vardı renk renk.
Başka bir adam kanaviçe yapacağını söylese ve çalışmalarını gösterse garipserdim ama eniştem yapacağını söylerse kesin yapar; bilirdim de. Matbaada çalıştığından çok okur eniştem, temel eğitimi olmadığından entelektüel biri sayılmaz ama benim tanıdığım en bilgili insanlardan biridir. Bir de ilginçtir ölüler hakkında konuşmayı sever yaşayanlardan ziyade.
Bu sene çok değer öldü, diye cümleye başladı ve Cemal Süreya’yı kaybettik, dedi. Ben tanımıyordum, Büyük şair be evlat, dedi; Öldü ya değeri şimdi anlaşılır. Sen de herkes gibi şimdiden sonra öğrenirsin. Sonra Sabri Dino’nun intiharından bahsetti. Bence ölmedi, dedim. Çok borcu varmış, bence köprüden atlamadı, kaçtı. O kaleci, dedi; Kaleciler asla kaçmazlar. Hele Sabri Dino asla zorluklardan kaçacak bir adam değildir, dedi. Sonra bir iki Sabri Dino maçı anısı anlattı peş peşe.
Zaman su gibi akıp gidiyordu. Kalktı, çayımızı koydu; yanına da bisküvi getirdi. Bir yandan çayını içti, bir yandan tespih dizmeye devam etti; diğer yandan da ölüler hakkında konuşmaya kaldığı yerden devam etti.
Çetin Emeç’i anlattı bir süre, bir süre de oradan laf nasıl geçti bilmiyorum ama sohbet Greta Garbo’nun İsveç doğumlu olduğuna geçti; sonra söz bir şekilde yine daha önce hiç adını duymadığım öykücü Sergey Dovlatov’a geldi, en son olarak da göreceksin bu ülkede Bahriye Üçok’un heykeli dikilecek diyerek bitirdi. Çaylarımız da bitmişti, kalkmak istedim. Otur biraz daha ne güzel sohbet ediyoruz, dedi. Gerçekten çok güzel sohbet ediyorduk. Seviyorum bu adamı ya.
Haziran başında seyyar tezgahında kot pantolon satmaya kalkmış ama zabıtaya enselendiğimden tüm malımı ve tezgahımı kaybetmiştim. O günden beri de çalışmıyor, aylak aylak geziyordum. Öyle öğüt verip kafa şişiren bir adam değildir eniştem. Ama lafın arasında benden patron olmayacağını, başkasının yanında çalışmamın daha doğru olacağını söylediğini şimdi hatırlıyorum. Hatta ne ara söyledi onu bile hatırlamıyorum. Başkasının yanında çalışan iflas etmez; de demişti ama bunu Zonguldak maden işçilerinin grevinden bahsederken mi, yoksa Metaş işçilerinin grevinden mi bahsederken söylemişti hatırlamıyorum. Elimde olsa eniştemin yanına kasetçalar ile girer ve o konuşurken ben kaydederdim. Unutuyor insan.
Misafirperverliği gereği ilk sortimi engellese de ikinci kalkış girişimime bir şey demedi eniştem. Beraber kapıya doğru yürüdük.  Tam ben çizmelerimi giymeye çalışırken ve eniştem de yılbaşına mutlaka beraber girmemiz gerektiğini söylerken kapı çaldı. Gayri ihtiyari kapıyı ben açtım. Gelen ablamdı. Elinde Kuran vardı. Komşuya okumaya gitmişti. Eniştem, Ne o hanım hatmi duble mi ettiniz?, dedi. Ablam dilini çıkarttı enişteme ve bana sımsıkı sarıldı. Bunu saymıyorum, gele gele Perşembe akşamını mı buldun, haftaya kesin yemeğe geliyorsun, dedi. Tamam ablacım, dedim; elime bir poşet tutturdu, anneme ver, dedi; içinde birkaç tane yün vardı. Tamam, dedim ve evden çıktım.

Yerde bir karış kar vardı. Yürürken kart kurt sesler çıkartıyordu. Yol boyu hep eniştemle olan muhabbetimizi düşündüm. Benim eniştem çok kral adam ya.

pazartesi - seyahat özgürlüğü

Kaç zamandır bir kavram kafamı karıştırıyordu pazartesi olgumatikleri. Seyahat özgürlüğü! Herkes istediği her yere gitse nasıl olurdu acaba? Sınır kavramı, vize, pasaport gibi sorunlar olmasa. Hatta ulaşım bir hak olsa ve ülkelerin vatandaşlarına sağlamakla hükümlü olduğu birincil şey olsa nasıl olurdu. Deneme karar verdim Salı sabahı hükmümü açıkladım.

*Üstesinde gelemeyeceği konuların dibini kazımalı.
*Arkadaşları ile kampa gittiğinde geceleri üstsüz denize girmemeli.
*Yemek yediği tabakta dahi benim resmim olmalı.
*Günün yorgunluğunu tarhana çorbası içerek atmalı.
*Uykusuzluğunu yüceltmemeli.
*Saatlerce aynı şeyi düşünebilecek kadar odaklanabilir bir karakter olmalı.
*Üstüne gelen dertleri tekmeleri ile savuşturmalı.


Çarşamba nefes alamıyordum. Hiç öngöremediğim bir şey oldu. Bizim sokakta 1 milyar insan vardı. Hiç abartmıyorum. Ortamda oksijen kalmadı. Sıcaklık 100 dereceyi geçti, gözyaşlarımın buharlaştığını hissettim. Tüm kadınlar bizim sokağa akın etmiş ya. Çaresiz klozete girdim ve sifonu üstüme çektim. Denize dökülünce kendime geldim ve seyahat özgürlüğün kaldırdım.