26 Temmuz 2016 Salı

pazartesi - Daha önce olmamış hiçbir şey olmayacak

Zaman bazen durur, bazense kırılır pazartecitionları. Merhum dostum, sulu insan Einstein bunu sizlere izafiyet olarak açıklamıştı, açıp okuyun. Hatta onun isminin konmasının anısı da çok keyiflidir, beni cepten aradı, “Abi bir türlü isim bulamadım” dedi. Ben de “Git bir şeyler ye zafiyet geçireceksin diyeceğime izafiyet geçireceksin” demez miyim?

*Adalete değil, intikama inanmalı.
*Cevaplarıma cevaplarla cevap vermemeli.
*Yemekte aradığı tuz miktarı, tenimdeki tuz miktarı ile aynı olmalı.
*Bana derin sürprizler yapmalı.
*Yediği hiçbir şey dokunmamalı.
*Tüm iflasları israfla ilişkilendirmemeli.
*İçindeki vahşiye telkinle değil kırbaçla yaklaşmalı.


Neyse bu sizi ilgilendirmez, asıl mesele şu. Cuma akşamı zaman durdu. Hem de bir hafta kadar durdu. Siz hissetmediniz. Hissedenleriniz de muhtemelen psikiyatri servisinde sıra bekliyordur. Zaman durdu ama ben boş durmadım. Önümüzdeki 100 yılı düşündüm. Daha önce olmamış hiçbir şey olmayacak. Evet cep telefonu o zaman vardı. Biz kendi aramızda kullanırdık.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

pazartesi - aydınlık, eriyik, karanlık ve aydınlık

Belirli bir sıcaklıkta her şeyin akışkan olması, boyutlandırmamı her zaman çeşitlendirmiştir pazartesi ordinatsızları. Ne zaman kalabalığa ya da binalara baksam onların dondurma gibi eridiklerini düşünürüm. Şıp şıp damlamaya başlarlar en üstten alta kadar ve en son onlardan kocaman yayvan bir damla kalır.

*Çantasındaki biber gazı bayrağın içine sarılı olmalı.
*Polislere selam vermek için selektör yakmamalı.
*Bir küfrü asla üstü üste tekrarlamalı.
*Beni uydu telefonumdan arayıp “çok özledim” dememeli
*Kafasına takılan konuları toplumun da kafasına takıp çözüm aramalı.
*Kokusuz içkileri tercih etmeli.
*Uçak yolculuklarında kuleden izni kendi istemeli.


Tüm bu fikirler aklıma ikiz kulelerin erimesi getirdi. Ben de bire bir aynısı yaptırıyorum şimdi adını vermek istemediğim bir çölün ortasına. Bakalım nasıl eriyecek. Eriyecek mi yıkılacak mı? Ülkenin elektriklerini keseyim de herkes mum yakıp erimesini izlesin. Aranızdan bazıları belki bir aydınlanma yaşar.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

pazartesi - ançüezli pizza

Bazen bir koku beni geçmişimin derinliklerine fırlatır pazartesi dehlizlileri. İşte çarşamba sabahı tam da böyle bir hisle uyandım. Sanki beynime maziden fotoğraflar saldırdı. Önce bir sıçan konuştu benimle. Sonra yüzünde demir maske olan biri yerden çıktı. Yanında burnunda boynuz olan biri ile beraber. Ben bunları iyi bir dövdüm.

*Makarna pişirme olayına manasızca anlam yüklememeli.
*Televizyonu sinirlenmek için izlemeli.
*İnsanlardan bahsederken ‘insanlar’ demeli.
*Beklemeyi her zaman sıkıcı bir aktivite olarak tanımlamalı.
*Yüzebilen hayvanları yüzemeyenlerden daha çok sevmeli.
*Karanlık çöktüğü zaman o da çöküp biraz düşünmeli.
*Tekrarlamadan vurgulamalı.


Tam yakalayacaktım ki kaçtılar. Sonra sarı kıyafetli bir kadınla fotoğraf çektirdim. Birkaç kaplumbağa ile sakalaştım. Derken gerçek hayatta kapım çaldı; çalışından tanıdım, Belçika first leydisi. “Evde ançüezli pizza yaptım, kokmuştur, komşu hakkı” dedi. Pizzayı alıp kapıyı yüzüne kapattım. Ama aklım hala o eski maceramda. Nasıl bir hayat yaşıyorum yahu? Başkasının hayatının hikayesi benim mazimde yer dahi bile tutmuyor.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

pazartesi - Thank god for Cengiz Kurtoğlu

Düşünmeden yaşamaktan başka çabanız yok pazartesi nöronsuzları. Düşünme olayını tamamen siyasetçilere ve bana bırakılmış. Dün sabah yaşadığım sahne bir distopya filmin son sahnesi gibiydi. Hem de öyle bir sahne ki, biraz düşünebileniniz koltuğuna mıhlanır.

*Hiçbir otele kimliği ile kayıt yaptırmamalı.
*Yangın merdivenleri yangın olmadığı zamanlarda da kullanmalı.
*Küçük kardeşleri partime kölesi olmalı.
*Nükleer enerjiyi heyecan verici bir gelişme olarak tanımlamalı.
*Kol saati kullanmamalı
*Suna Pekuysal’ı arada sohbetlerde anmalı.
*Flamingo ve pelikanların dostu olmalı.


Bir grup aktivist karşımdaydı. Ellerinde boş pankartlar ve boya kutuları. Kanalizasyon sularından hidrolik elektrik santrali kurma fikrini duymuşlar, bana soruyorlar. Destekleyelim mi köstekleyelim mi? Benden duyduklarına göre pankartlar yazılıp, sloganlar bulunacak ve bağırıp, yürüyecekler. İnanın dövemedim bile. Önce birkaç damla yaş, gözlerimden döküldü ve Allah’a Cengiz Kurtoğlu şarkılarından dolayı şükrettim.

28 Haziran 2016 Salı

duygusal enişte anıları - 8

Son cezaevi olayından sonra bir daha hasan enişteciğinle yemek yememe kararı almıştım ki; geçen Salı iftara davet etti beni aliciğim. Gitmemek için; ançüezli pizza isterim dedim, orucu on dakika sonra açarım ben açmadan da kimseye açtırtmam dedim, kuyu kebabı isterim ama o kuyu sizin bahçede açılıp yapılacak yoksa gelmem dedim, hindimi füme isterim dedim, alkolsüz şampanya isterim dedim, maymun beyni bile istedim ve enişteciğin hepsine evet deyince el mahkûm gittim.

Yardım edeyim, alkolsüz şampanyayı buzdolabına koyayım diye de erkenden gittim. Aziz büşracığıma baktım elinde balta maymunun beynini çıkartırken bana ters ters bakıyor; oruç siniridir, olabilir diye düşündüm ve tuvaletim geldi bahanesi ile kırk dakika tuvalette oturdum. O ara enişteciğin kuyu için emekli albay olan apartman komutanıyla tartışıyordu. Askeri vesayetle arası hep iyi olduğu için sorunu bir şekilde çözdü, büşracım kazma küreği aldı ve kuyuyu kazmaya koyuldu. O ara biraz sakinleşti sanki, toprak insanı sakinleştiriyor tabi.

Biraz televizyon izledim, çıktığımda bu sefer büşracığımı hindi yolarken gördüm ve bakışları hiç hoşuma gitmedi. “Ben biraz hasan’a bakayım”, dediğim gibi kaçtım ve açtığı kuyuya saklandım. Ançüezli pizza hamurunu büşranın bir yoğuruşu vardı ki, o hırsa birinin boğazını sıksa gözleri gerinden fırlar alimallah.

Neyse yemek hazırlandı, ben de buzdolabından alkolsüz şampanyayı çıkarttım ve tam sofraya oturacaktık ki; hiç sevmediğim tüccar akademisyen Bilgehan geldi. Öyle pis, öyle itici bir insan ki; sofrayı terk etmeyi düşündüm ama büşracığımla bir an göz göze gelince dizlerimin bağı çözüldü ve oturdum. Hoca “Allahu ekber…” deyince Bilgehan yemeğe sanki daha önce hiç maymun beyni yememiş gibi saldırdı. Büşra eline nazikçe çatalı saplayıp “Onur konuğumuz Barış iftarı on dakika geç açıyor… beklemelisin Bilgehan” dedi.

Ama vakit geçmek bilmiyor aliciğim. Buz gibi bir on dakika. Bilgehan’ın iticisinin eline pansuman yaptı enişten o ara ve son üç dakika kala bu pislik bu sefer hindiye doğru uzanınca ablan delirdi.

Önce bilgehan’ın burnuna bir uçan kafa attı. Bildiğin kafa. Ama bir kemik sesi geldi anlatamam. Bilgehan’ın burnundan kanlar boşaldı. Sonra sofra kan olmasın diye Bilgehan’ı saçından tuttu ve kanı balkondan aşağı akıttı. O arada bir yandan sırtına çatal saplıyor. Bilgehan’ın beyaz tişörtünden çatal saplanmış yerden kanlar akıyor. Tam o ara “On dakika oldu buşiciiiim”, dedi enişteciğin. Büşra Bilgehan’ın omzuna bir dirsek atıp yere gömdü, sonra bir yudum su içti “Barışcığım Allah kabul etsin” dedi ve Bilgehan’ı dövmeye devam etti. Biz de pizzadan yemeye başladık tabi o ara.

Yerdeki Bilgehan’ın karnına en az iki düzine çok sağlam tekme attı. Sonra geldi hindiden bir lokma aldı. Sonra yere oturup suratına suratına yumruk saydırmaya başladı. Ama nasıl aliciğim. İki sol vurup, sonra çok sağlam bir sağ yumruk çıkartıyor. İki sol, bir sağ; iki sol, bir sağ. Derken o ara biraz kan büşracığımın çeyizinden çıkarttığı masa örtüsüne gelmesin mi?

Tırnaklarını Bilgehan’ın boğazına bir sapladı. Bir sıkıyor boğazını. Elleri, dirsekleri falan hep kan. Diyeceksin ki abi bizim konumuz enişciğimin duygusallığıydı. İnan hiç üzülmedi. Ve yine ne varsa yedi. Onun için ilginç bu hikaye. Sinek öldürsek gözleri dolan adam Bilgehan öldürünce hiç umursamadı.


Sonra malum. Bir halıya sardık, gece kırsala gömdük. 

27 Haziran 2016 Pazartesi

pazartesi - yine seçim vakti geldi

Belediye başkanlarının yaptıkları sürprizler kadar kötüsü yoktur pazartesi tarifsizleri. Sırf bu sebepten ben mütemadiyen başkan azlederim ve bizim ilçede seçim bitmez. Bu seferki belediye başkanı artık nereden etkilendi bilmiyorum ama çok farklı bir icraatla sabahımı selamladı.

*Bulduklarının peşine düşmeli.
*Bazı geceler çığlıklarla uyanıyor gibi yapmalı.
*Okuduğu her kitaba sekiz on sayfa kadar ek bölüm yazıp yazara postalamalı.
*Şans oyunları ile mevcut şansını tüketmemeli.
*Yakın arkadaşlarının yakın arkadaşlarına yakınlık duymamalı.
*Vakit geldiğinde üzerine düşeni yapmalı.
*Anahtarlıktan karakter analizi yapmalı.


Adam gece apartmanımın etrafını kepçe ile kazıp, su doldurup göl gibi bir şey yapmış. Ve nereden bulduysa içine timsahları salmış. Elinde bir kuzu budu bana el sallayıp timsahları besliyor ve “artık sizin eve hırsız giremez” diyor. Ulan benim evime zaten hiç hırsız girmedi ki. Geçen sene içtiği çayın yanına koyduğum kesme şekeri cebine atan Belçika Başbakanı hariç. Aslında hoşuma gitti ama sivrisinek yapar. Ondan pazar seçime gidiyoruz.

26 Haziran 2016 Pazar

yirmisine saatler kala handan

Yirmisine saatler kala Handan cep telefonundan resimlerine bakıyor ve serbest çağrışım hayaller kuruyordu. Uykusu yoktu ama uyuyası vardı; şöyle uzun bir ve dingin bir rüya göresi vardı. Odasında yalnızdı ve çorapları yoktu. Saatler sonra birçok farklı sosyal medyadan, birçok bildirim alacağını bildiği için telefonunu şarja taktı. Ayakları üşüdüğü için on beş dakika önce çıkartıp attığı çoraplarını giydi. Eline bir kitap aldı, okumadı, canı çekmedi.

Odasında bir duvar saati vardı, sadist tavşan Bugs Bunny’li, halası 15. yaş gününde almıştı. Sarı yeşil üstünde “canım kankam” yazan bir kalemlik vardı kitaplığın en üst rafında, içinde tükenmiş tükenmez kalemler olan. On altıncı yaş gününde sınıfta yaptıkları çekilişti o hoşlandığı sarışın çocuk çıkınca oysa ne kadar çok sevinmişti. Kalemliği aldığı günden sonra birbirlerine kanka demeye başlamışlar, sonra da her şey gibi azalarak tükenmişlerdi. Yatağının üstündeki bez bebek ise babasının hediyesiydi ama kaç yaş olduğunu bilemeyecek kadar küçüktü, üç ya da dört olmalı. Çünkü babası ile iletişimleri sonra talihsiz bir şekilde kopmuştu, insanın babasının öldüğünü ana haberde görmesi hiç hoş bir durum değil, hele bir de üzerine yıldırım düşmüşse, hatta arada sırada internet sitelerinde bile o görüntü dönüyorsa. ‘5 Sevgi Dili’ diye bir kitap vardı kitaplığında. Annesi almıştı geçen sene. Kadıncağız zaten Handan’ı üç kişilik seviyordu. Handan ise o kitabı hiç okumadı. Okumuş gibi yaptı ama annesi üzülmesin diye, ayracı her gün onar sayfa kaydırdı ve annesine sevgi hakkında bir şeyler anlattı, severdi Handan sevgi üzerine konuşmaları. Nasılsa annesi de okumamıştı ve kitap muhtemelen çok dandikti. Çoraplarını çıkarttı.

Halıya takıldı gözleri. Bu da bir hediyeydi ama kimdendi hatırlamadı, eve alınan şeyler hediye sayılmamalıydı. Zaten artık bu pembe halıyı sevmiyordu. Mustafa Ceceli’yi de artık sevmiyordu, paten kaymayı da. Ki onlar da bir sene önceki doğum günü hediyelerinin bir parçasıydı. “Hediyeler ve doğum günleri” yazdı günlüğüne. Üç nokta yan yana koymayı düşündü. Sonra vazgeçti. İki nokta üst üsteyi düşündü, sert geldi; vazgeçti. Tek bir nokta koyup koymamayı düşündü, ona da eli gitmedi. Dört nokta koydu sonra, sonra bir nokta daha, sonra bir nokta daha. Ve on son bir nokta daha. Yedi nokta yan yana. Oysa Handan noktalamalar konusunda çok hassastı. Ayaklarını üşüdü, çoraplarını giydi.

Duvarlar üstüne üstüne gelmeye başladı Handan’ın. Keşkeler üstüne yağmaya başladı. Hava çok sıcaktı ama Handan serindi. Yorganın altına girdi, yaz kış yorganla yatanlardandı. Yorulmuştu bütün gün. Pastane pastane gezip kendine yaş pasta bakmıştı iş çıkışı ve hiçbir pastayı beğenmemişti. Zaten annesi alırdı mutlaka. Yorgan Handan’a iyi geldi. Ellerini kullanmadan, ayak başparmaklarını kullanarak çoraplarını çıkarttı ve usulca yorganın altından atarken uyudu.

-Çoğunu unuttuğu bir rüya gördü-
-Hatırladıkları ise aynı boydaki sinekler ve güvercinlerdi. Buzdolabından çıkan yeşil soda şişesi ve batmakta olan bir güneş-

Uyandığında ise sevindi ve hemen şarjdaki telefonuna baktı. Sandığı kadar uzun uyumamıştı, sadece on beş dakika. Ve hala yeni güne, doğum gününe, bir saat vardı. Ama enerjisi yerine gelmişti. Yorganı üstünden attığı gibi ayakları üşüdü. Oturdu kitaplarını saydı, sonra kaçını okuduğunu saydı. Toplam kitapların kaçta kaçını okuduğunu hesaplarken içi sıkıldı. Rakamları değil harfleri; sayıları değil kelimeleri seviyordu Handan. Sonra tekrar günlüğünü eline aldı. Nasıl şövalyelerin kılıçlarının bir ismi varsa; Handan’ın günlüklerinin de bir ismi olurdu. Hep aynı marka defterin farklı desen kapaklarını alır ve ilk sayfasına bir merhaba yazardı. Dört önceki günlüğünün adı Hilal, üç önceki günlüğünün adı Emine, iki önceki günlüğünün adı Ömür, bir önceki günlüğünün adı Hande ve bu son günlüğün adı ise Neva’ydı. Yere oturdu, çorabını giydi ve yazmaya başladı…

“Vakit geçmiyor be Neva. Zaman akmıyor. Canım sıkılıyor be Neva. Hem de çok. Hiçbir şey istediğim gibi olmuyor. Rüyalarımı unuttuğum hızda unutmak istediğim onlarca şey var. Ama unutulmuyor. Ayaklarımdan da çok şikayetçiyim Neva. Bir yanıyor, bir üşüyor.”


Neva’yı kapattı, çoraplarını çıkarttı, gün döndü ve doğum günü mesajları gelmeye başladı…