30 Kasım 2014 Pazar

pazartesi -neo enerjim

Takip edilmek sizler için sıkıntılı olsa da benim için sıradan ötesi bir durumdur pazartesi ruteenleri. Bu durumdan hiç rahatsız olmam. Ne dünya güzelleri peşimde Gollum’a dönmüştür. Hatta takipçilerimi: fiziksel takipçilerim, teknik takipçilerim ve mental takipçilerim olarak üçe ayırır; hiçbirini birbirinden ayırmaz, acırım. Ama pazar günü adını henüz koyamadığım yeni bir tür takipçi gözlemledim.

*Herhangi bir fan kulübün gençlik ya da kadın kolları başkanı olmamalı.
*Asla dengelenmiş kuvvetlerin etkisi altında kalmamalı.
*Takım elbise giydiğinde feminen bir maskülenliği olmalı.
*Cep telefonumu kapattığım uzun toplantılarımın dönüşünde beni sonsuz bir şefkatle karşılamalı.
*Kulağını çektiği kişilerde geçici sağırlığa, kalıcı ağırlığa yol açmalı.
*Sağlam geyiği olan pörtlek gözlü bir kankası olmalı.
*Mesela bir şarkı çalınca çığlık ata ata kaçmalı.


Türünün gideri var bir örneği olan bu kadının bir elinde yeşil duvar saati, öteki elinde ise ampermetre vardı. Saatle oynayıp duruyordu. Islık çalıp, yanıma çağırıp, ne yaptığını sorduğumda önce bayılacak gibi oldu ve “Bu saatte pil yok, sizin enerjinizle çalışıyor”, deyip öldü. Meğer kalbi pille çalışıyormuş, aşırı yüklenmeden hönk diye gitti. Neyse ben de benim tetrisin pilinin neden hiç bitmediğini çözdüm.

23 Kasım 2014 Pazar

pazartesi - bir bilim kadını teyze daha

Gergin insanlar çevresine de gerginlik yayar pazartesi gergefileri. Salı sabahı tekli koltuğumdan işte o gerilimi hissederek zıpladım. Adım adım gerilim bana yaklaşıyordu, hissedebiliyordum. Adolf'tan bu yana bu kadar yüksek gerilimli insan hissetmemiştim. Bana doğru yaklaştıkça hemen röpdoşambırımın kuşağını bağladım ve uçan tekme pozisyonunda bekledim.

*Alaycı pırtlamaları olmalı.
*Japon balıklarına her sabah başka isim vermeli.
*Çay bahçesi olan süper bir babası olmalı.
*Çay servisleri nete takılmamalı
*Misafirliklere gittiğinde içeri ayakkabı ile girme konusunda ısrarcı olmalı.
*Apartmanın zilinde “çalanın kafasına sıkarım” yazmalı.
*Google’da arama yaptığında ilk sırada çıkan sitelere itibar etmemeli.


Kapımdan içeri yaşlı, kabarık saçlı, buruşuk bir bilim kadını teyze girdi. İyi bilirim bunları, hayatları bir laboratuvarda geçer. Asistanlarına işkence ederler ve bir şeyler dener dururlar. Sosyal hayatları ise sıfırdır. Ezile büzüle “Sizi ısırabilir miyim?” dedi. Artık kaçıncı kez başıma geldiğini unuttuğum klasik durum işte. “Radyoaktif kazası değil mi?” dedim; maalesef dercesine başını salladı. Eline bir dinler tarihi kitabı tutturdum ve "Hızlıca okuyup karar ver sabaha çıkmazsın sen", dedim ve yeni kaynattığım mısırı kemire kemire yıldızları izledim.

21 Kasım 2014 Cuma

acı eşiği

Acı Eşiği

1.
Hatırladıklarım: silah sesleri, İhsan'ın başından akıp yerde küçük bir havuz oluşturan kanlar, yine silah sesleri, sol baldırımdan aşağı hissettiğim sıcaklık, ellerimdeki kan, İsmo koluma girmiş beni kaldırıyor, siyah camları kırık bir araba, soğuk, İsmo küfrediyor, İsmo bana küfrediyor, arabadan iniyoruz, İsmo beni bırakıyor.
2.
Hani Amerikan filmlerinde kurşun yemiş kanun kaçaklarının gittikleri mezbahaya benzer muayenehaneler olur ya, işte onlardan birinde uyandım. Hemşire olduğunu umduğum esmer, uzun suratlı, ince bir kız gözlerimi açınca sokakta simit satan çocuklar gibi bağırdı "Uyandiiiiii" Muhtemelen ne Türk ne de hemşireydi. Doktor olduğunu umduğum beyaz, dökük, kıvırcık saçlı adam da gözlerime küçük bir el feneri ile baktı ve sonra yan koltukta ölü gibi yatan adama bir iğne yapıp gitti. Ne üzerinde önlük, ne elinde eldiven ne de boynunda steteskop vardı. Neredeyim, neden buradayım, siz kimsiniz; gibi sorular sorduysam da mevcut hemşirem işaret parmağını kapalı dudaklarının arasına götürdü ve "Susssss" dedi.

Kafam busbulanıktı. bana tanıdık gelen tek şey ise yan koltukta ölü gibi yatan adamdı, saçları yüzünü kapatıyordu. Açık kahverengi deri bir mont, montun omzunda birkaç delik ve delikten akmış sonra da pıhtılaşmış kan izleri vardı. Sıyırmış olmalıydı, çünkü daha önce benim de omzundan kurşun sıyırmıştı. Sonra kendi baldırıma baktım. Pantolonumun sol bacağını kesmişlerdi ve dizimin bir birkaç santim üstünde bir delik vardı. Benimki sıyırmamıştı. Elimi  baldırımın arkasına götürürdüm, orada yara izi olmadığına göre kurşun hala içerideydi. Birkaç saniye bozbulanık düşündüm sonra bayıldım.
3.
Tarifsiz bir acıyla uyadım (8/10) doktor hemşireme "Sıkı tut Rawan" diye emir verdi Rawan arkamdaydı ve omuzlarımdan sarılmış hareket etmeme izin vermiyordu. Yarama tendürdiyot gibi bir şey sürdüler, doktorun elinde kerpetenle bahçe makası arası bir alet vardı, bacağıma bakmamaya çalıştım; karşımdaki adamın montunu çıkartmışlardı, saçları hala yüzünü örtüyordu. Biraz öncekinden çok daha büyük bir acı hissettim (9/10) ve bayıldım.
4.
Birkaç tokat yedim (3/10). Gözlerimi açtığımda İsmo bana bakıyordu. İhsan öldü, dedi. Neden?, dedim; cevap vermedi. Yüzünde ne İhsan'ın ölümünden dolayı matem, ne de benim kurtulmuş olmamdan dolayı mutluluk vardı. Beceremediniz, dedi ve arkasını dönüp gitti; onun gidişini izlerken göz kapaklarım yavaşça kapandı.
5.
Her yer kapkaranlıktı. Sadece  bir nefes daha duyuyordum, ya kör olmuşsam diye düşündüm, sırtımdan aşağı soğuk terler akıyordu. Rawan!, diye bağırdım. Hemşiremin adını öğrenmiştim. Doktorun gözüme baktığı parmak fenerle geldi yanıma. Günün tek iyi haberi, kör olmamışım. "Ni?" dedi, umarsız sitemkar. Ne olduğunu ben de hala bilmiyordum. Sonra yine sus yaptı ama bu sefer işaret parmağını değil feneri kullandı. Nerelisin sen?, dedim o giderken arkasından. Yemen, dedi. Yemen'den gelip neden böyle bir işte çalıştığını düşünürken uyumuşum.
6.
Baldırım sızlıyordu (5/10). Yüzünü saçları örten adamdan da başka kimse yoktu odada. Güneş doğmuştu, uzaktan araba sesleri geliyordu. En azından bir gündür burada; bu dişçi koltuğuyla, berber koltuğu arasındaki şeyin üstünde yarı yatar şekilde duruyordum. Koluma serum bağlanmıştı ve çişim gelmişti. Kalktım ve elimde serum şişesi seke seke yürümeye başladım, sol ayağım her yere değdiğinde sanki sırtıma bir bıçak saplanıyordu. Rawan sese geldi ve koluma girip beni tuvalete kadar götürdü, gerçekten çok güçlüydü. Tuvaletten çıktığımda da beni bekliyordu, yine koluma girdi ve "İsmo gelecik, sen iyileşecik" dedi. Beni oturttu ve bir bardak ılık süt verdi.

Yanımda yatan adam da uyanmıştı, saçlarını tek eli ile düzeltti. Nereden olduğunu hatırlamıyordum ama bu adamı tanıdığıma yemin edebilirdim. Sarılı omzunun üstüne açık kahverengi kanlı deri montunu attı, sağlam kolunu açabildiğince açıp bir gerildi, boynunu sağa sola sallayıp kütürdetti, bana baktı ve "Yaptıklarınız yanınıza kar mı kalacak sandınız, Piraje'nin kafasına ellerimle sıktım" dedi. (10/10). Sonra da yürüyüp gitti. Peşinden koşmak istedim, sol ayağımı yere bastığım gibi kurşun deliğimden kan boşaldı. (0/10) Yerde sürünüp ağlarken Rawan bana sarılıp kolumdan bir iğne yaptı (1/10), bayılmışım
7.
Piraje karımdı.

acı eşiği-*- girişim

1.
Hatırladıklarım: silah sesleri, İhsan'ın başından akıp yerde küçük bir havuz oluşturan kanlar, yine silah sesleri, sol baldırımdan aşağı hissettiğim sıcaklık, ellerimdeki kan, İsmo koluma girmiş beni kaldırıyor, siyah camı kırık bir araba, soğuk, İsmo küfrediyor, İsmo bana küfrediyor. arabadan iniyoruz, İsmo beni bırakıyor.

Hani Amerikan filmlerinde kurşun yemiş kanun kaçallarının gittikleri mezbaneye benzer muayenhaneler olur ya, işte onlardan birinde uyandım. Hemşire olduğunu umduğum kız gözlerimi açınca sokakta simit satan çocuklar gibi bağırdı "Uyandiiiiii" muhtelemen ne türk ne de hemşireydi. doktor olduğunu umduğum biri gözlerime küçük bir el feneri ile baktı ve sonra yan koltukta ölü gibi yatan adama bir iğne yapıp gitti. neredeyim, neden buradayım, siz kimsiniz gibi sorular sorduysam da mevcut hemşirem işaret parmağını kapalı dudaklarının arasına götürdü ve "susssss" dedi.

Kafam busbulanıktı. bana tanıdık gelen tek şey ise yan koltukta ölü gibi yatan adamdı, saçları yüzünü kapatıyordu. açık kahverengi deri bir montu ve montun omzunda birkaç delik ve delikten akmış sonra da pıhtılaşmış kan izleri vardı. sıyırmış olmalıydı, çünkü daha önce benim de omzundan kurşun sıyırmıştı. sonra kendi baldırıma baktım. sol pantolonumun tek bacağını kesmişlerdi ve dizimin bir birkaç santim üstünde bir delik vardı. benimki sıyırmamıştı. elimi  baldırımın arkasına götürürdüm, orada yara izi olmadığına göre kurşun hala içerideydi. birkaç saniye bozbulanık düşündüm sonra bayıldım.
2.
tarifsiz bir acıyla uyadım (8/10) doktor hemşireme "sıkı tut Rawan" diye emir verdi rawan arkamdaydı ve omuzlarımdan sarılmış hareket etmeme isin vermiyordu. yarama tendürdiyot gibi bir şey sürdüler bacağıma bakmamaya çalıştım, karşımdaki adamın montunu çıkartmışlardı saçlaro hala yüzünü örtüyordu. biraz öncekinden çok daha büyük bir acı hissettim (9/10) ve bayıldım.
3.
birkaç tokat yedim (3/10). gözlerimi açtığımda İsmo bana bakıyordu. İhsan öldü dedi. Neden dedim, cevap vermedi. yüzünde ne İhsan'ın ölümünden dolayı matem, ne de benim kurtulmuş olmamdan dolayı mutluluk vardı. göz kapaklarım yavaşça kapandı.
4.
her yer kapkaranlık
Baldırım acıyordu (5/10) yüzü saçlarını örten adamdan başka kimse yoktu odada. güneş doğmuştu, en az

18 Kasım 2014 Salı

Dıdımın Dıdısının Dıdısı Olan Sağlık Memuru Erdoğan Amca ve Çekirdek Ailesi

Dıdımın Dıdısının Dıdısı Olan Sağlık Memuru Erdoğan Amca ve Ailesi

-Andrej Nikolaidis-

Birinci bölüm.
Yağmur ya da kar yağmıyordu ama sular yükseliyordu... Her hafta üç santim; ne bir milim eksik, ne bir milim fazla ... Semavi dinlere inanlar kıyamet, ateistlerin azımsanmayacak kadar fazlası küresel ısınma, ülkeleri yönetenler sakin olun telaşlanacak bir durum yok, bazıları kader, bir o kadarı kısmet, bir kısmı boş ver, azımsanmayacak kadarı işaret, birçok kişi ise kendisine Nuh dedi. Birkaç haftada Hollanda Venedik’e döndü. Denize kıyısı olan şehirler yavaş yavaş batmaya başladı. Baktılar suların yükselmesinin son bulacak gibi değil, insanlar yükseklere doğru kaçmaya başladılar. Güçleri yettikçe.

Dıdımın dıdısının dıdısı olan sağlık memuru Erdoğan Amca ise emekli olunca memleketine dönmüş, babasından miras kalan arsasının ortasına bir ev yapmış; karısı ve kızı ile beraber tarım ve kümes hayvancılığı ile başarısızca ilgileniyordu.

Suların yükselmesi Erdoğan Amca’nın hayatını o kadar da etkilemedi. Sadece bir sabah kalkıp tarlasının çevresine dikenli tel çekti ve paslansınlar diye her gün onları suladı. Kırk gün geçmiş olmasına rağmen maydanozlarının sadece sapları uzamış, yaprakları büyümemişti; biberleri küçük ve cılız çıkıyordu, üstüne üstlük tatları zehir gibiydi. Tavukları haftada bir kez yumurtluyorlardı ve bir tavuk kırk gündür aynı yumurtanın üstünde oturmasına rağmen yumurtadan da civciv çıkmıyordu. Kızı çocukluğundan beri özenerek uzattığı saçlarını bir gece banyoda kahkahalarla kesti. Diğer gün başına bandana taktı, birkaç gün sonra kapanmaya karar verdi; kapalılığı da birkaç hafta sürdü. Bir gün şehre gitti, iki çanta dolusu peruğu masaya yaydığında babasının aklına gençken sinemada izlediği kovboy filmlerindeki kızılderililerin kafa derisi yüzme sahneleri geldi. Kızının parası yoktu ama artık alışverişlerde para geçerliliğini büyük ölçüde yitirmişti. Perukları nasıl aldığını cevabı duymak istemediği için sormadı. Üç ay sonra bizim buralar sular altında kalacakmış, dedi kızıl peruğunu annesine gösterirken. Annesi duymamazlıktan geldi; ölüm tehdidi hissettiği günden beri elinden şiş hiç düşmedi, durmaksızın nefes almaksızın örüyordu. Ördüğü şey artık on beş metreyi geçmişti; ince, uzun, karışık, rengarenk bir şeydi. Yünü bitince kızı şehre gidip getiriyordu, bulamazsa evdeki kazakları söküp örmeye devam ediyordu.

Benim annem ise ölmeden tüm akrabalarını görmek istiyordu. Erdoğan Amcalar’a da gittik. Biz geleceğiz diye kuluçkasının normal süresi de, uzatmaları da dolmuş olan tavuğu kestiler. Kafası kopan tavuk, kafası olan tavuktan daha hızlı koşuyormuş bunu öğrendim. Havadan konuştuysak da sudan hiç konuşmadık.

İkinci bölüm.
Dünyanın en zenginleri Everest’e yerleşmeye kalktı. Savaşlar çıktı, cinayetler arttı, uçaklar azaldı, uçak gemileri değerlendi ama bizim buralarda durum  o kadar da korkunç değildi. Zaten sular yavaş yavaş yükseldiğinden hemen kimse boğulmuyordu ve daha kaçacak çok yer vardı. Şiddeti bol günlere de daha zaman vardı. Ayakta yolcuları olan bir otobüs gibiydik ama otobüste hala yolcu alacak yer vardı; şimdilik.

Zaman akmıştı ve sular bizim buralara gelmek üzereydi. Memleketlilerimizin çoğu kaçmıştı. Annemle ben bize lazım olan her şeyi arabamıza koymuştuk. Üç ay yetecek kadar konservemiz, oltalarımız, kamp eşyalarımız ve rahmetli babamdan yadigar Heckler & Koch VP70 tabancam ise sadece dokuz kurşunu ile hazırdı. Arabada boş kalan her yere de benzin koymuştuk. Arabamızın da rahmetli babamdan yadigar Reno 12 ts olduğunu düşünürsek bir bomba ile hareket ettiğimizin bilincindeydik. Biraz daha bekleyelim, dedim anneme. Herkes gitsin, şimdi kalabalık olur, kalabalığın olduğu yerde de şiddet kaçınılmaz olur. Sadece arabadaki benzin için bizi öldürecek insanlar olabilir. Yüzünü ekşitti ama bir şey demedi annem.

Sular Erdoğan Amca’nın yeni paslanmış dikenli tellerinden içeri sızdığında kasabada onlar ve bizden başka kimse kalmamıştı. Gece yanlarına gittik, bir tavuk daha kesti Erdoğan Amca, kümesinde başka tavuk kalmamıştı; afiyetle yedik, bu sefer sudan konuşmamak imkansızdı.

Kaçmayacağız, dedi Erdoğan Amca’nın karısı; Erdoğan Amca sadece başını salladı, yeşil peruğu ve ürkütücü göz makyajı ile radyoaktik etkisindeyken bir ördek tarafından ısırılmış bir süper kahramana benzeyen kızları ise buralı olmadı hiç. Annem kızdı, bağırdı ama hiç sallamadılar. Siz gelmiyorsanız biz de burada kalıyoruz, dedi annem düşüncesizce. Kalın, dedi Erdoğan Amca’nın karısı dondurucu bir sakinlikle.

Hemen hemen bir hafta da kaldık Erdoğan Amcalarda. Çok misafirperver insanlar. Her şeylerini bizimle paylaştılar, bizse bir konservemizi bile paylaşmadık. Bir sabah kahvaltı yaptığımız ağaca asılı üç tane idam ipi gördüm. Düşündüğün gibi değil, dedi Erdoğan Amca. Sular yükselince boğulmak için boynumuza takacağız.

Diğer sabah sular arabanın tekerlerine değdi ve biz de helalleşip yola çıktık. Arkamızdan su dökmediler.

17 Kasım 2014 Pazartesi

pazartesi - GDO'lu mantarım

Pazarları manasızca severim pazartesi antimanavları. Ya da  manavları sevmem ama sebze meyveyi severim. Aslında bu üçlünün ikisini sever, birini pek sevmem ama sevdiğim ikiliden de sadece birini aslında severim; o biri de meyvedir, sebzeleri meyvelerle olan samimiyetinden olayı severim ama ananası sevmem; domatesinse meyve olduğunu pek iyi bilirim.

*Çok şık bir tekerlekli pazar çantası olmalı.
*Çarşafta yatılmamış yer bırakmamalı.
*Önce ‘bencil’ sonra ‘kendincil’ olmalı.
*Birini kınayası gelirse içindeki kınama ihtiyacını kınama mektubu yazarak gidermeli.
*Gazım olduğunda beni sosyal yönden pışpışlamalı.
*Algıları açık, vergileri kapalı olmalı.
*Faizle işi çift yönlü olmamalı.


Salı pazara gidiyim dedim. Çok güzel bir mantar gördüm hatta abartmıyorum, mantarda da kendimi gördüm. Sanki bir parçamdı.  Rengi, kokusu, mağrur duruşu, yalnızlığı... Para piçilmez bir karakter olduğum için bana benzeyen mantara da ödeme yapmayı reddettim; pazaryerini bir mantar için paramparça ettim. Eve geldim ve oto-kanibalist bir refleksle yedim. Bir hoşum. Şu GDO olayını abartmayın.

10 Kasım 2014 Pazartesi

pazartesi - gençlik hataları

Hepimiz gençken hatalar yapmışızdır pazartesi masumları. Sanki hiç yaşlanamayacakmışız gibi düşünür ve düşüncesizce davranırız. Kimseyi gençlik hataları ile yargılamamalıyız. Yıllar zaten günahların olmasa da hataların üstünü örter zaten. Sizler için kabul etmek zor olacak belki ama ben de genç oldum. Yaklaşık birkaç gün sürdü sonra geçti ama oldum.


*Zenginlikten şımarmış uranyumları fakirlikle terbiye etmeli.
*Jonkloritesi yüksek olmalı.
*Banyoda suyun sesini açıp gizli gizli yerli dizi izlemeli.
*Asi – metrik  - paralel olmalı.
*Kendi kendine doğurabilmeli.
*Primlerimi vaktinde yatırmalı.
*Yeni biçilmiş çim kokulu oda parfümü olmalı.

Çılgın gençliğim esnasında çevirmeli el telefonumdan dönemin kainat güzelini taciz etmiş olabilirm. Bakın yapmadım demiyorum. Sadece o zamanlar kainat güzelini gerçekten kainatın en güzeli sanıyordum ve her sene değiştiğinden de haberim yoktu. Zaten taciz dediğimiz masum bir evlilik teklifiydi; sonra da dönemim pop starı Ümit Besen’den 'i love you' isimli şarkıyı dinlettim ve o günlerde 8 yaşımdan sadece birkaç ay almıştım.