12 Temmuz 2017 Çarşamba

3.Yağsız Sebze Çorbası

Yağsız Sebze Çorbası

“Dostlarım size bu sabah ne anlatırsam anlatayım boş!” dedi adam. “Bir kısmınız sadece arasından sadece duymak istediklerini duyacak, diğer kısmınız ise ihtiyacı olanları. Yaradan mucizesini bu sabah bir kere daha gösterecek halelüyah!” Çevresindeki insanlardan iyi giyimli olanları cılız biz sesle tekrar etti “Halelüyah” Elinde bir kitab-ı mukaddes sabahın köründe insanlara vaaz verirken; saçları dökük, simsiyah gömlek üstüne kar beyazı kravat ve alakasız kırmızı spor ayakkabılı, son derece iyi kıyım bir adam da gayet büyük –eker ayran kutusundan bile- bardaklarda çorba dağıtıyordu. Aksanında ve gülümsemesinde devasa bir Amerikalılık vardı. “Dostlarım…” diyordu cümlelere başlarken. Dişleri diş macunu reklamında oynayabilecek kadar beyaz ve muntazamdı. Ve tüm bunları belirli bir uzaklıktan tek ve aç başına izliyordu İzzet. İki gündür, günde bir simitle duruyordu ve üç simitlik bütçesi kalmıştı. O üzerinde dumanlar tüten çorba şu an ona dünyanın en güzel besini gibi geliyordu. Ama bir yandan da korkuyordu İzzet. Kendini aç ve kapana kısılmış hissediyordu.
Çorbayı dağıtan adam İzzet’in başını duymadığı bir diyaloğun sonunda “… tekkeyi bekleyen, çorbayı içer” dedi ve tam anlamı ile şöyle güldü “Haaa ha ha ha ha ha!” Kahkahalardan cesaret alan İzzet kalabalığa doğru yaklaşırken, kalabalıktan çok iyi giyimli ve bakımlı biri başka bir şey söyledi “Bizim çorba Adıyamanlıların üstten eklemeli çorbası gibi değil ama, bitiyor” dedi. Kalabalık yine çok gülünce liderleri olduğu belli olan adam “Arkadaşlar biraz sakin lütfen” dedi ve herkes anlayışla sustu.
Kalabalığı inceliyordu İzzet. Grubu yöneten adamla göz teması kurmaya çalışıyordu. Yok, asla böyle bir kalabalığın içine giremez ve çorba isteyemezdi. Lider karakter bir an için gözünü etrafını sarmış insanlardan arasına doğrulttu ve İzzet’i gördü. Birkaç saniyelik bakışmanın ardından İzzet mahcupça başını öne eğip gözünü kaçırdığı anda adam “Dostum bakar mısın?” dedi, “Lütfen bize katılıp Yaradan’ın bize nasip ettiği çorbayı bizimle paylaşmaz mısın?”
İzzet bir an korku ve çekingenlikten adım atamayınca hızlı ve kendinden emin adımlarla hemen yanına geldi ve elini omzuna atıp ona çorbaya kadar eşlik etti. “Dostum, adın ne?” dedi. İzzet zaten haddinden fazla heyecanlı günler geçiriyordu. İki katlı bir bi’milyoncuda tezgahtarlık yaparak geçinen bir adam için son birkaç günde yaşadıkları cidden aşırı fazlaydı. “İzzet” dedi sesi kısık başı öne eğikçe. Sonra başını kaldırdığında sarışın bir kadının onu telefonu ile kaydettiğini gördü ve tedirgin oldu. “Dostum telaşlanma” dedi adam. “Bu bir periskop yayını ve kaydedilmiyor. Çeşitli nedenlerle kilisemizin sabah çorbasına katılamayan dostlarımız için bu yayını yapıyoruz,  özel bir yayın bu, söyle bakalım ne çorbası istersin? Yağsız sebze çorbası mı yoksa acılı domates çorbası mı?” Seçeneklerde tarhana olmamasını hayatın ona asla istediği tercihleri sunmaması bağladıysa da yağsız kelimesinin negatifliğine takılıpDomates çorbası, lütfen” dedi İzzet.
Çorbadan bir yudum aldı, bir yudum daha aldı ve bir yudum daha aldı. İzzet öylesine açtı ki, çorba bir dakikadan kısa bir süre içerisinde bitti. Bittiğini gören lider karakter çorbayı koyan adama “Dostumuz çorbana bayıldı. Lütfen bir tane daha doldurur musun?” dedi. Çorba gelirken de kalabalıktan birkaç adım uzağa çektiği İzzet ile konuşmaya başladı. Gözleri İzzet’in gözlerinin üzerindeydi.
“Dostum biliyorum! Dostum görüyorum! Dostum hissediyorum! Canının sıkıntısını, seni boğan dertleri hissedebiliyorum. Farkındayım ki hayatının zor bir evresindesin. Hiç üzülme. Yaradan bizleri bu zor yollara bazen gittiğimiz yönü beğenmediği zamanlarda sokar. Söyler misin bana bu kötü günlerinden kurtulmak istemez misin? Ben Amerika’dan geldiğimde inan senin gibiydim. Param hiç yoktu. Sokaklarda yatıyordum; Cihangir’de, Beşiktaş’ta, Moda’da… Oralardaki o metruk boş binalardan geceler geçirdim ben. Soğuk kış gecelerinde uyuşturucu kullanan insanlarla koyun koyuna yattım; sadece donmamak için. Bacağıma sarılmış sokak çocukları tiner çekerlerdi, evsiz kalmış çocukların gözyaşları ile uykum bölünürdü. Bak şu an çorbayı dağıtan arkadaşımı görüyor musun? İste o benim o zor günlerden kalma bir arkadaşım, o benden de dipteydi. Sonra Yaradan bana bir kapı açtı. Yine böyle bir eylül günü dostum Pastör Erdinç ile tanıştım. Bana bugün benim sana yaklaştığım gibi davrandı. O zaman bu kadar kalabalık da değildik. Beni bir çorbacıya götürdü ve karnımı doyurduktan sonra seni akşam yemeğine bekliyorum deyip elime bir adres verdi. Ben de aynı şeyleri sana söylüyorum dostum. Seni akşam yemeğine bekliyorum. Yaratan ve Rabb İsa sayesinde tüm dertlerinden kurtulabilirsin”
İzzet anlatılanların sadece bir kısmını duydu, aklında ise ekmek istemek vardı, çünkü o da ekmek olmadan doymayan karakterlerdendi ama ekmek istemeye de utandı. Adam elinde bir kartvizit ona uzatıyorken arkadaşına bağırdı “Dostum bence senin eşsiz yağsız sebze çorbanı da tatmalı…”
İzzet teşekkür etti, adam İzzet’e teşekkür etti. İzzet arkadaşını dönüp kalabalıktan küçük ama seri adımlarla uzaklaşmaya başladı, açlıktandı belki ama çorba ona leziz gelmişti.
İzzet samimi bir Müslümandı. İbadet yüzdesi gayet yüksekti. Belirli aralıklarla vakit sayılarında düşüş yaşasa da yıllardır alnının secdeye değmediği bir gün dahi yoktu, ta ki birkaç güne kadar. İşlediği günahın büyüklüğünü ve affedilmezliğini bilse de Allah’ın affediciliğinin sonsuzluğuna güveniyor; bir yandan da işlediği günahı kalabalık işlemiş olmalarına güvenerek kendine düşen payın azlığından umut buluyordu.
Sokak arası bir camiye kadar tövbe ederek yürüdü. Şadırvanda abdestini aldı ve sabah namazının kazasını kıldı. Ki İzzet namazın kazasının olmayacağını düşünenlerdendi. Sonra biraz daha nafile ibadet yaptı. Öğleni cemaatle beraber eda etti. Abdestini tazeleyip biraz daha Allah’a yalvardıktan sonra ikindi namazını cemaatle kıldı. Sonra bol bol tesbihat yaptı. Tesbihatten sonra abdestini tazeleyip akşamı kıldı. Akşam namazı bittikten sonra imamın kendisine şüpheli gözlerle baktığını gördüyse de umursamadı. Arada biraz daha dua etti ve abdestini tazeleyip yatsıyı kıldıktan sonra camiden ayrıldı.
Elindeki kartvizite baktı. Yürüyerek on dakikalık yoldaydı. Ayakları diretse de yürümeye devam etti. Gün içinde Allah’a hep şöyle yalvarmıştı “Allah’ım günahlarımı bağışla. Biliyorum ki büyük bir günah işledim. Sen affedensin. Benim de günahlarımı affedersin. Akşam o kiliseye gidip o cemaatin içine karışmaya çalışacağım ama şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahitlik ederim ki; hazreti Muhammet Allah’ın kulu ve elçisidir. Yıllar önce televizyonda izlemiştim. Kiliselere polisler giremiyor. Allah’ım kiliseye girmemin tek sebebi hapishaneye girmekten korkmam. Beni affet Ya Rabbim!” derken kiliseni olduğu apartmana geldi. Apartmanın kapısı açıktı ve daire numarası olarak 2 yazıyor, girişteki dairenin kapısının üstünde ise 15 yazıyordu. Girişten dört kat daha aşağı indiğinde onu sabah tanıştığı adam karşıladı “Dostum!” dedi ve İzzet’e sarıldı “Geleceğini biliyordum. Sırf gel diye Yaradan’a hep dua ettim. Aramıza hoş geldin!”. Devasa mimik ve gülümsemeleri ile İzzet’i bir sıraya oturttuktan sonra kendisi de sahneye çıkıp elindeki kitabı mukaddesten bir sayfa açıp anlatmaya başlayalı birkaç dakika olmuştu ki; kapı sertçe çalmaya başladı “Açın kapıyı açın! Polis!”

Kapıyı sabah çorbaları dağıtan iri kıyım adam açtı. Polise arama emri olup olmadığını ve tüm evraklarının hazır olduğunu söylerken sesini biraz yükseltince ortam gerildi ve polis adamı yere yatırıp arkasından kelepçeledi. Sonra da içerideki yaklaşık on beş kişiye dikkatlice baktıktan sonra İzzet’in gözlerine bakıp “Hadi İzzet hadi! Bizimle merkeze geliyorsun” dedi. İzzet yavaşça sırasından kalkarken vaaz veren kişiye bakıp “Ben buraya polis giremez diye duymuştum” dedi. Pastör ise gülümsemesini bozmadan “Dostum” dedi “Burası Türkiye!”

13 Haziran 2017 Salı

kuzen geyik 1

90 yılların sonu mehmet Ali abim için iyi yıllardı değerli kuzenler. Hem internet sadece gelir seviyesi yüksek ya da ilgili azınlığın elindeydi; hem de serdar ortaç genç kızların sevgilisiydi. Hayatı boyunca bir gün dahi çalışmak istememiş insan ömer abim de, mehmet ali abimi zengin bir kadınla evlendirip süper emekli bir hayat yaşama kararı vermişti. O zaman vatsap ya da msn yok; isq vardı. Mehmet ali abimin hacı dayımlardaki odasına çekilmiş 3 vardiya, 8'er saatten "20 m ankara" yazıp duruyorduk.

Planımız basittii, öncelikle yaş sınırımız yoktu. Zengin olduktan sonra her türlü kadın olabilirdi. Sonra fakirlerle işimiz yoktu. Bazı tuzak sorularla hemen anlıyorduk zaten. " posche ne kadar?", "magnumun bademlisini denesin mi?" Gibi sorular harika sonuç veriyordu. En önemlisi de akrostişi  kandıramayacağı kadın yoktu. İsmi alır almaz ömer abimle beraber bir kalibodur ustadı uzmanlığında şiiri döşüyorduk. Öyle uzmanlaştık ki; aynı isimli iki aynı kadına aynı şiiri kakalamıyor, farklı şiirler yazıyorduk.

Ömer abim ya da benim nöbetimde gelir seviyesi yüksek bir kadın cevap verirse biz yüksek sosyal zekamız ve kadın ruhunun inceliklerini bildiğimiz için buluşmayı kopartıyor, mehmet ali abim nöbetteyken bir kadın cevap verirse ya sohbeti kısa kesiyor ya bağlantı kesiliyor ya da evi polis basıyordu. O zaman tabi siber suçun tanımını bilmeyen polisimiz mehmet ali abimi yüzüne zarar vermeyecek şekilde tatlı tatlı hırpalıyordu.

Neyse çok uzatmayayım masada kazandığımız zengin kadınları hep saha da kaybettik. Mehmet ali abim her ne kadar serdar ortaça benzese de neden bilmiyoruz zengin kadınların ilgisini çekmiyor, ömer abim sinir krizleri geçiriyordu. Zavallı abim bu buluşmalar için şahin arabasını dahi satmıştı. Tabi zengin kadınlara tavuk dönercide randevu verecek değildik.

Sonra krizdir, banka kredileri falan derken battık.

Bir süre ömer abimin tek çalıştığı haberini aldıysam da ispat edemedim.

Ama hala içimi bir soru kemirir, yoksa mehmet ali abim sırf lüks bir hayat yaşamak için mi bu oyuna evet dedi. Kimbilir?

alperen geyik

Her şey benim "alperenciğim, bırak o fırçayı tuali, eline sen kamerayı al." Dememle başladı...

İlk çekimlerinde genelde ömer abimin günlük hallerini çekti; yemek yerken, göbeğini kaşırken, tv izlerken, tv dizlerken ağzı açık uyuya kalırken, tv izlerken uyuyakalmışken salyası kırlente akarken...

Daha sonra da bir süre bulutları çekti alperen. Dünyanın günlük hareketi onu çok heyecanlandırmıştı. Ömer abim yavrucakla pek ilgilenmediği için ayın hareket ettiğini bile keşfederek öğrenmişti garibim. Beni arayıp " abi ay hareket ediyor, bu görüntüyü satabiliriz" dediğinde benim de birkaç damla gözyaşım kırlente almıştı..

Sonra alperen biraz sıkınca beni; ona gündüzleri adliyelerin, geceleri ise acil servislerin görsel olarak ona çok şey katacağından bahsettim. Sevinçle karşıladı kınalı yapıncak ama aziz gülay yengeciğim tatlı sert bir telefon konuşması ile beni yaptığım hatadan çevirdi.

Alperen peşimi hiçbir şekilde bırakmıyordu. Elinde telefonun kamerası benim macera dolu hayatımın her anını çekmeye karar verdiğinde tepkim net oldu, "yemeğini kendin getirir, ayaklarıma masaj yapar, söz almadan konuşmaz ve en önemlisi mehmet ali abiden bahaetmezsen olur"

Bir aydır alperenle yaşıyoruz... o benim her anımı kaydetmenin hazzından çıldırırken ben de 'çocuk gelişiminde babanın önemi - zırhını kendi döven şovalye' isimli toplumsal romanımı kaleme alıyorum...

Azubuike Farukhan’la kamp günlüğü

Azubuike Farukhan’la kamp günlüğü

1.gün:
Hayatta en sevmediğim futbolcu tipi alt ligde kendini göstermiş, hızlı Afrikalı oyuncudur. New age malatyaspor’dan Azubuike Farukhan’ın gelişi taraftarda sevinç ben de ise burukluk yarattı. Kendisine hoş geldin hediyesi olarak hazırlanana karışık meyve sepetindeki muza içerlenen Azubuike Farukhan biraz önce aşçıyı döverek öldürdü. Takım içinde böyle tatsızlıklar olur diyerek olayın üstünü örtük.
2.gün:
Azubuike Farukhan’ın malatya’da zerre Türkçe öğrenmediği gibi diğer yaygın diller olan İngilizce Almanca ve İspanyolcadan da bihaber ortaya çıktı. Hatta memleketi olan Senegalce’yi de bildiğini sanmıyorum çünkü getirdiğimiz Senegalli çevirmenle de anlaşamadılar. Artık vücut dili ile inşallah.
3.gün:
İlk idmanın Azubuike Farukhan’ın doğum gününe denk gelmesi üzerine muzip arkadaşlar kendisine nedense Brezilya usulü bir sürpriz hazırlayıp; kafasında yumurta kırıp, una boyadılar. Azubuike Farukhan ise olaya çok sevindi. Çok güldü ve önce kendi kol ve bacağındaki hamuru yaladı, sonra da kaşık alıp kafasındakileri yedi. En sonda sünnettir deyip ekmek alıp kendini sünnetledi. Görüntüler youtuba düştü.
4.gün:
Azubuike Farukhan’ın pas vermeyi bilmediği ortaya çıktı. Hoca ile beraber geçen seneki maçların kasetlerini izledik. Bütün sezon adam hiç pas vermemiş ve bu kimsenin dikkatini çekmemiş. Hatta kendine kullandığı taç ve korner bile var. Hoca pas vermeyi öğretmesi için beni seçti. Robinson crouse ve Cuma gibiyiz. Hiçbir şey anlamıyor ama çok sempatik eşek sıpası.
5.gün:
Bugün ki Azubuike Farukhan haberi ise daha korkunç. Adam pişmiş et sevmiyormuş. Sabah antrenmanından sonra yemekhaneye geçtik, biz yemekhane sırasındayken o kendi çantasından çiğ bir but çıkarttı ve kemirmeye başladı. Elinden almaya çalışan kulüp personelini de kolundan ısırdı ve bir parça kopartıp yuttu. Artık geceleri herkes kapısını kilitleyip uyuyor.
6.gün:
Azubuike Farukhan’a pas vermeyi öğretme çabamın suya yazı yazmak gibi olduğunu ilk hazırlık maçında öğrendik. Hiç pas vermedi. Her topa koştu. 3 de gol attı. Gol sevinçlerinin birinde sol açığımız genç almancı futbolcu Erolun kaburgalarını kırdı. Diğerinde korner bayrağını dişleri ile koparıp garip sesler çıkarttı, 3. golde de rakip kaleyi söktüğü için maç otomatik tatil oldu. Hiç terlememişim, maçtan sonra duş almadan takım otobüsüne bindim.
7:gün:
Takımda net bir gruplaşma var. Azubuike Farukhan ve biz. Kimse yalnız kalmak istemiyor, 2 kişilik otel odasında 8 kişi kalıyor ve tuvalete bile topluca gidiyoruz. Hoca ve başkan bu birlik ve beraberliğimizden çok memnun. Bana vatsaptan, “böyle devam, takımdaşlığınız çok iyi ama Azubuike Farukhan’ı da aranıza alın”, dedi.

8.gün:
Azubuike Farukhan’ın antrenman sonrası dujdan çıplak çıkması takımda moralleri çok bozdu. Takım psikoloğu sabahlara kadar mesai yapıyor.
9.gün:
İlk basın toplantısında Azubuike Farukhan anlattı basın mensupları dinledi. Kimse de bu yamyam ne diyorum amk, demedi. Merakla diğer gün gazeteleri açtım, hepsi aynı şeyleri yazmış, takım çok iyi başarı hedefi şampiyonluk falan. Gazeteciyi aradım, nasıl çevirdiniz biz bunu anlamıyoruz dedim. Dinlemedik ki, siz konuşurken de pek dinlemeyiz zaten dediler. Diğer gün manşette “Azubuike Farukhan ile Barış anlaşamıyor!” haberleri vardı.
10.gün:
Son haberlerden istifade edip transferim olmak istediğimi yönetime bildirdim. İki yıllık alacaklarım karşılığında New age malatyaspora transfer oldum. Sikerim amk, benden sonrası tufan!

11 Haziran 2017 Pazar

Şitivle kamp günlüğü

Kamp günlüğü: 1.gün:

Şitiv takıma transfer olduğunda biraz çekinmiştim, ne de olsa genç bir hücum oyuncusuydu, hoca tek forvet oynarsa tüm sezon sürayya abinin yanında oturabilirdim. Kampa girer girmez kendine yakışanı yaptı  ve yanıma gelip dedi ki "odamda senin posterin var abi" . Müstehzi şekilde sırıttım ve "ne var la bunda yarram, tüm genç kızların odasında posterim var" dedim. Tüm takım çok güldük. 

2.gün: ilk idmana çıktık. Agresiflik yapıp bana kesilen ortaya yükseldi, kambura yattım yeri öptü, sonra benden özür diledi. İt gibi koşuyor, kendini ispat etme derdinde.

3.gün: konjektür gereği cumaya gittik. Ben hocaya mesaj olsun diye 4ilk sünnet 4 farz 2 son sünnet kılarak taktik verdim. Şitiv ise 5 illk sünnet 5 farz ve 3 son sünnet kılarak çalışkan bir oyuncu olduğunu gösterdi. Tespihat kısmında da 30 şınav allahuekber 30 mekik suphanallah ve 30 squat elhamdurullah çekmesi beni bir korkutmadı değil.

4.gün:
Hoca istasyon çalıştırması yaptırırken hepimiz banliyö treni gibiydik, şitiv ise yüksek hızlı tren gibi geçip durdu. Takım olarak hızından şikayetçiyiz.

5.gün:
Şitiv ilk hazırlık maçında alman 5 lig takımlarından frayburg lickers'ın ırzına geçti. 10dan sonrasını ben sayamadım. Ben de 5 gol attım ama hepsinde pası kaleciyi geçtikten sonra bana verdi ve her golden sonra üstüne atladı. Ben böyle fizik görmedim.

6.gün:

Takım olarak çok tedirginiz. Nasıl yeniçeriler mermere Tokat atarak çalışıyorsa şitiv de araba  park etmesin diye konan mantarlara çıplak ayak vurarak çalışıyor.

6.gün:

İlk tatil günü. Takımın büyüğü olarak kampa eskort getirteyim diye düşünürken . Bir baktım şitiv iki rusla odama geldi. İki asisti de gole çevirdim.

7.gün:

Şitivle frikik çalıştık, new age malatya spordan transferimiz genç kaleci farukhanın kafa tası 3 yerinden kırıldı hem de sıra bana gelmeden. Elimizde çiçekle hastanede basınla konuştuk. Futbolda olan şeyler, çok iyi bir kamp geçiriyoruz falan. Farukhanı hemşireler pipetle besliyor.

8.gün: 

Acun benden şitivin numarasını istedi, ben de yok dedim. İnanmadı piç. "Seneye sörvayvır da görüşürüz" dedi tehditkar bir şekilde. 

9.gün:

Şitiv basına ilk röportajını verdi. Dante'ten sokrates'ten kant'tan  bahsetti; haz aralığından, mutluluk endeksinden dem vurdu; en sonda da kuzey kore halkını darbe konusunda yüreklendirdi,iranın uranyumun zenginleştirmesi konusundaki çalışmalarını övdü ve hayalinin uzun adamla ikili forvet oynamak olduğunu belirtti. Ve finalde kemanını alıp söz ve müziğini kendinin yazdığı bir şarkıyı hem çalıp hem söyledi.

10.gün:

Kampa uzun adam geldi. Devletin sana ihtiyacı var, akape kadroları yetersiz, sen yine halı dahada oynarsın deyip ikna etti ve şitivi yeni kabinede Spordan sorumlu bakan ve cumhurbaşkanı yardımcısı yaptı. 

Şitivin gidişini bayram gibi kutladık...

Sene sonunda Beşiktaş şampiyonlar liginde 3 olup uefada yarı final gördü. Lig zaten bizimdi. Şitiv de spor bakanı olarak şampiyonluk kupamızı bana verirken gözleri dolu dolu bakıyordu...

11 Nisan 2017 Salı

İzlanda - belki bir gün -

İZLANDA
-İzlandalılar’a-
İzlanda hakkında vikipedik bilgi: En yakın komşusu Grönland olup, 350 km uzaktadır. Diğer komşuları Norveç 1050 km, İskoçya 800 km uzaklıktadır.

O sene verilen tüm prestijli ödüllerin hepsini İzlanda topladı. Hem de bileğinin hakkıyla, ilk akla gelenler:
*Nobel Tıp Ödülü
*Nobel Kimya Ödülü
*Nobel Edebiyat Ödülü
*Olimpiyatlarda 63 Altın madalya, 14 dünya rekoru.
*Yabancı dilde en iyi film Oscar’ı ve Altın Palmiye
*Avrupa Futbol Şampiyonası Şampiyonluğu
*Eurovision Birinciliği
*Pritzker Mimarlık Ödülü

Ne olduğu rasyonel olarak anlatılamaz bir şekilde parladı İzlanda. Başarılı olduğu kadar mutluydular da. Mesela trafik polisler kimse kurallara aykırı davranmadığı ve kaza olmadığı için bir törenle topluca istifa ettiler ve bir modern dans topluluğu kurdular. Danslarının temelinde ise yine trafik kuralları vardı. Turneye gittikleri her ülkenin trafiğinde gözle görülür düşüşler yaşandı. O kadar

-
Náinn Vinum sadece İzlanda’da yayımlanmış bir gençlik dizisidir. Friends, Coupling, How I Met Your Mother tarzı bir, birbirinden farklı tipte insanlarda oluşa bir arkadaşlığı konu alan bir yapım





Habil de Kabil de çok bayılmıyordu - yaz bir ara-

Habil de Kabil de çok bayılmıyordu

1.
Nuh’tan çok önce, Adem’den az sonra zamanlardı.
Dünyada hepi topu 2000 insan vardı. Ne bir eksik ne bir fazla. Ve bu 2000 insan 1000’er kişilik iki gruba ayrılmışlardı. Ne bayrak vardı o zaman ne de sınır. Biri ötekine gafiller. Öteki de diğerine Savruklar adını takmış kendilerine ise bir isim verme gereği duymamışlardı. Aralarında savaş yoktu, çünkü savaşacak kadar gelişmemişlerdi. Avcılıkta şanslılarsa doyuyorlar, yoksa su içip yaprak yiyorlardı. Ne taşı yontmuşlardı ne de tekerleği bulmuşlardı; öyle yuvarlanıp gidiyorlardı.

Bize göre bir Perşembe, onlara göre ise adı dahi olmayan bir akşamüstü yaşlı bir iguanaya benzeyen sürüngenin peşinden koşarlarken iki klanın (klan olmadı ad düşün) doğal liderleri; en güçlü olanları, rastlaştılar ve birbirlerine düşmanca baktılar. Daha önce birbirlerini hiç görmemiş ama birbirlerinin nefreti ile büyümüşlerdi. İkisi de birbirini süzdü bir süre. Hiç konuşmadan. İkisinin de bir elinde sopa, diğerinde ise taş vardı. Bu sessiz bekleyiş o kadar uzun sürdü ki, hava karardı, iguana bile gözden kayboldu. Acıktılar ve susadılar. Ama hareket etmeden birbirlerini izlemeye devam ettiler. Nehir kuzeylerindeydi. İkisi de nehre doğru baktı bir an. Gözlerini birbirlerinden ayırmadan nehre doğru yürüdüler. Ve beraber su içtiler. Savruklardan olan (klan ismi dğeiştir) sopasını karınca yuvasına soktu ve biriken karıncaları yalayarak yedi. Gamsızlardan olan ise nehrin dibindeki taşın tuttuğu yosunu yedi. Sonra birbirlerinin yediği şeyleri merak ettiler savruklardan olan yosunun tadına baktı, gamsızlardan olan ise karıncaların. İkisi de bu yeni lezzeti yabancı ama arada denenebilir buldu. Bir taşın üzerine oturdular ve aynı anda “Selamın aleyküm”, dediler.
2.
Şaşılacak şey, aynı dili aynı şekilde konuşuyorlardı. Onlara diğerlerinin iyi konuşamadıkları ve Allah’ı umursamadıkları öğretilmişti. Ve birbirlerine anlatacak çok şeyleri vardı. Şartları düşününce elbette havadan sudan konuştular. Savruklar tavuğa benzeyen bir şey bulmuş ve evcilleştirmişti. Tadı çok güzel ve çok enerji veriyor demişti. Gamsızlar ise kuş tüylerinin üzerinde uyumanın çok güzel olduğunu bulmuşlardı. Savruklar toprağı kazınca su çıktığını bulmuştu, Gamsızlar ise otların insanı çok güldürdüğü eve hayaller gördürdüğünü, bazı otların ise insanı öldürdüğü bulmuşlardı. Savruklar


2. bölüm küslük sebebi. Keyifli ve sudan bir sebep olmalı. Tabi kız meseles olmadan

3. bölüm o zaman. mağara düğünü.

ateş yakılmış, mamutlar çevriliyor. diğer klan da tavuk getirmiş. hemen orada bir bilgi alışverişi. evlenen kız klan liderinin kızı, evlendiği adam ise tabiki en iyi avcı ve potansiyel lider.

misafir tarafta ise meyve toplamaya başlamış. ilk kez çilekle tanışan ev sahibi klan - klnalara isim de lazım-