2 Kasım 2008 Pazar

AKASYA CİNAYETİ


  Karasinekler, etrafımdaki herkes birer karasinek. Benim değerimin, potansiyelimin, zekamın farkında bile olmayan zavallı karasinekler. Karasinek neye konar? Pisliğe, boka! Bu aptal karasineklerde nerde bok var; ona konuyorlar. Nerede değersiz, geri zekalı, aptal bir adam varsa oların peşindeler. Hiçbiri benim farkımda değiller. Fark edemedikleri gibi, hayatları beni engellemekle geçiyor.


  Bir aptal karasinek yüzünden futbolcu olamadım. Neymiş defansa yardım etmiyormuşum; neymiş konsantre olamıyormuşum, neymiş sigara içiyormuşum. Bu aptal karasinek benim profesyonel futbolcu olmamı engelledi. Onun yerinde insandan, futboldan, futbolcudan anlayan biri olsaydı şu an kesinlikle dünyanın en iyi futbolcularından biri olmuştum. Birçok genç çocuk sokakta top oynarken kendilerini benimle özdeşleştirip ‘Top Yusuf’ta… Yusuf koşuyor…Yusuf vurdu…Yusuf ve gol!!!’ diye bağırıyor olacaklardı. Ben kesinlikle yurt dışında, Avrupa’da top oynardım. Sadece Türkler değil tüm dünya benim adımı duyup, anacaktı. Saygı duyup, ilham alacaktı. Bir aptal karasinek çıktı ve bana ‘Senden futbolcu olmaz.’, dedi.


  Orta okulda da, lisede de aptal karasinekler önümü kesti. Hep düşük notlar verdiler. Hiçbiri yazılı kağıtlarımı okumadı bile. Hiçbiri mesleklerinin gereklerini yerine getirmediler. Veli toplantılarında ne kadar zeki, ne kadar hırslı olduğumdan değil de; sigara içmemden, dersleri dinlemememden, sınıftaki diğer karasineklere bağırıp çağırmamadan, onları dövmemden bahsettiler. Hep hakkım yendi okulda. Hep hak etmediğim notlar aldım. Beni diğer karasineklerle bir tuttular. Aramızdaki uçurum gibi farkı bile göremediler. Onlar yüzünden liseyi zor bitirdim, üniversiteyi de kazanamadım.


  Oysa benden çok iyi bir doktor olabilirdi, ya da makine mühendisi. Doktor olsaydım mutlaka tüm dünyanın tanıdığı ünlü bir doktor olurdum. Makine mühendisi olsaydım icatlar yapardım. Bilim adamı olurdum. Ödüller alırdım.

 

  Hiç arkadaşım da, sevgilim de yok. Çünkü aralarından benim gibi bir tanesini göremedim bile. Bana benzeyen beni, anlayan bir arkadaş, bir sevgili inanılmaz olurdu. Ama yok işte! Bir tane bile yok! Hepsi birbirinin aynısı karasinekler.

 

  Şimdi ise otuz yaşında; sıradan, vasıfsız bir elemanım. Geçen hafta bir berberde çalıştım, yere dökülen saçları topladım. Bir önceki ay, bir motosikletle pizza dağıttım. Bir önceki ay, işsiz işsiz evde oturdum. Bir yıl önce bu günlerde bir pavyonda hesaba itiraz eden sarhoşları dövüyordum. Arada kısa bir süre de otoparkçılık yaptım. İnanılır gibi değil! Anlaşılır gibi değil! Benim gibi bir adamın yaptığı işlere bak. Bu aptal dünyada bana biçilen rol bu olmamalı. Beni herkes tanımalı, takdir etmeli, örnek almalı… Zekamı, hırsımı, azmimi bilmeliler. Ben otoparkçılık yapacak adam mıyım? Ben pizza dağıtacak adam mıyım! Berberin yanında ise kendi isteğim ile çalıştım. Sadece bir hafta. Tüm dünyanın beni tanıyacağı planımın bir parçasıydı.


  Artık daha fazla dayanamıyorum. Tüm dünyanın beni tanımasının bir yolunu buldum. Öyle bir iş yapacağım ki; hem herkes beni tanıyacak, hem de dünyayı bazı büyük karasineklerden kurtaracağım. İlk işim hava durumu sunucusu Akasya’yı öldürmek olacak. O aptal fahişenin ölmesi gerekli. Her akşam haberlerden sonra televizyona çıkıp hava durumunu sunan o sarışın fahişe tam bir büyük karasinek. Yaptığı işin hiçbir anlamı olmaması ve o saçma sapan işini de doğru düzgün yapmamasına rağmen tüm Türkiye onu tanıyor. Kesinlikle çok iyi para da kazanıyordur. Tek yaptığı mini eteği ile ekrana çıkıp ‘Şurası üç derece, şurası beş derece’ demek, en sonunda da kameran dudaklarına yakın çekim yaptığında ‘ Güneşli günler güzeller’ demek.


  Yavuz’un korkunç düşünceleriydi bunlar. Planı ise yirmi üç yaşındaki hava durumu sunucusu Akasya’yı öldürmek. Akasya’yı neden mi seçmişti? Öncelikle fiziksel olarak Yavuz için kolay bir hedefti Akasya. Manken gibi bir fiziği vardı Akasya’nın. Kolları ve bacakları çok zayıftı. Yavuz kolaylıkla alt edebilirdi.


  Yavuz korkunç planını günlerce düşündü. Hemen her ayrıntısı ile günler, geceler geçirdi. Akasya’yı uzun uzun takip etti. Kaçta evine gidiyor, kaçta evden çıkıyor? Misafiri oluyor mu, sevgilisi var mı? Bir hafta sonunda Akasya’nın bir apartman dairesinde tek başına yaşadığını, ailesinin ya da sevgilinin olmadığını not aldı. Bütün hafta sadece bir gece dışarı çıkmıştı. Öğlen saat dört sularında kanalın servisi ile kanala gidiyor, saat on ya da on buçuk gibi aynı servisler eve dönüyordu. Eski bir apartmanda oturuyordu. Alt dairesi boştu, buna çok sevindi Yavuz. Olası bir arbedede seslerden şüphelenecek bir alt komşu olmaması planı için Yavuz’un hareket alanını genişletiyordu.


  Uzun süredir para biriktiren Yavuz alışverişe çıktı. Önce plastik kelepçe aldı, sonra siyak deri eldivenler ve beyaz bir pantolon ve beyaz bir tişört. Bisikletçileri gezdi ve hafif güzel bir kask aldı, sonra koli bandı aldı. Teknoloji ürünleri satan bir mağazaya gitti. Vantilatörlere baktı, en küçük ve hafifini aldı. Daha sonra kameraları incelemeye başladı. En iyisini, en iyi görüntü verenini aldı. Aldığı kamera ile altı saat kesintisiz çekim yapabilecekti.


  Eve döndüğünde artık doğru zamanın geldiğini düşündü. Yarın gece planını gerçekleştirecekti. Uzun bir uyku çekti, çünkü diğer gece uyumayı hiç düşünmüyordu. 


  Akşam saat dokuz buçuk gibi Akasya’nın evinin oradaydı. Elinde büyükçe iki çöp torbası vardı. Apartmanın kapısının kilitli olacağını bildiğinden kapının önünde beklemeye başladı. Yaşlı bir kadın apartmandan çıkarken, apartmanın kapısı kapanmadan koştu ve kapıyı tuttu. Artık içeri girebilirdi. Ama bu hiç akıllıca olmazdı. Apartmanın içinde onu gören biri daha sonra yakalanmasına sebep olabilirdi. Yerden bir tane taş aldı ve apartman kapısının önüne koydu.


  Saat ona kadar sokakta aşağı yukarı yürüdü. Yedi, sekiz tane sigara içti. Tedirgin ve heyecanlıydı. Saat on gibi apartmanın önündeki yerini aldı. Sokağın başından gelecek olan televizyon kanalının servisi gelmek üzere olmalıydı. Öyle de oldu, onu sekiz geçe servis Akasya’nın evinin önünde durdu ve Akasya servisten indi. Yavuz, Akasya’nın apartmanın kapısından içeri girmesi ile hareketlendi ve apartmandan içeri girdi. Akasya önde Yavuz arkada yürüyorlardı. Akasya hiç arkasına bile bakmadan dairesinin önüne geldi. Anahtarını çantasında çıkarttı ve iyice kilitlediği kapısının kilitlerini açmaya başladı. 


  Anahtarı son kez çevirip, kilidi açtığı anda Yavuz; Akasya’nın uzun sarı saçlarında tuttu ve kapıya vurdu. Daha sonra da Akasya’nın beline bir hızlıca bir tekme attı. Hem Yavuz’un eskiden futbol oynaması hem de Akasya’nın kırkı kiloluk zayıf bir bedeni olmasından Akasya koridor boyunca yüz üstü düştü. Yavuz hemen kapıyı kapattı ve Akasya’nın kafasını birkaç kez daha yere vurdu. Sonra yanında getirdiği çöp torbalarından birini açtı ve içindeki plastik kelepçe ile Akasya’nın ellerini arkasından kelepçeledi. Aldığı sert darbeler Akasya’nın yarı baygın hale gelmesine sebep olmuştu. Zavallı hiçbir direnç gösteremiyordu. Yavuz, saçından sürükleyerek Akasya’yı salona götürdü ve oradaki tekli koltuğa oturttu. Yine aynı torbadan aldığı koli bandı çıkarttı ve Akasya’nın ağzını sıkıca bantladı. Daha sonra aynı bantla önce diz kapaklarını sonrada ayak bilekleri defalarca bantladı.


  Akasya’nın gözleri yarı açık yarı kapalıydı. Yarı baygın bir halde Yavuzu izliyordu. Akasya etkisiz hale geldikten sonra Yavuz kendi hazırlıklarına başladı. İlk iş olarak yanında getirdiği çöp torbalarından birinden kaskını ve kamerasını çıkarttı. Dikkatlice kamerasını kaskının üzerine bantladı. Daha sonra evi dolaşmaya başladı ve bulduğu aynanın karşısında kaskına bantladığı kameradan aldığı görüntüyü kontrol etmeye başladı. Doğru açıyı yakaladıktan sonra evdeki tüm aynaları teker teker kırdı. Yanlışlıkla aynayı çektiği bir anda kendisinin gözükmesini istemiyordu. Çünkü bu görüntüler Yavuz’un çok işine yarayacaktı.


  Akasya hala yarı baygın bir haldeydi. Yavuz birkaç tokat attı ama nafile. Sonra Yavuz mutfaktan bir sürahi su aldı. Tüm suyu Akasya’nın başından aşağı döktü. Akasya korku ile kendine geldi. Bağırmaya çalıştı ama ağzı bantlıydı. Korkudan gözleri yerinden çıkacak gibiydi. Bu görüntü Yavuz’un çok hoşuna gitti. Hemen kameranın düğmesine bastı ve kayda başladı. 


-Pis fahişe! Pis karasinek! Bu dünyanın böyle gideceğini mi sanıyordun? Kimse senin cezanı vermeyecek mi sanıyordun ha? Ama yanıldın Akasya. Senin cezanı vermek için ben buradayım. Neden ben diye düşünüyor musun? Sebebini söyleyeyim pis sürtük. Hayatını bacaklarına, göğüslerine borçlu bir sürtüksün de ondan. İşin ne? Hava durumu sunuculuğu. Her akşam haberlerden sonra iki dakikalığına televizyona çıkıyorsun. Mini eteğinle, göğüs dekoltenle.’ Samsun on üç derece, Çankırı karla karışık yağışlı eksi yirmi derece’. Programın sonunda da kamera dudaklarına yaklaşıyor ‘Güneşli günler güzeller’. Ulan madem Çankırı karla karışık yağışlı, nasıl güneşi görsün? Ya Erzurumlular, 6 ay kar kalkmıyor orada, ne güneşinden bahsediyorsun! Ne güneşinden bahsediyorsun!


  Ölümü hak ettin, ama çok üzülme. Bardağın dolu tarafına bak. Benim tarafımdan öldürülmeyi hak ettin. Her gün binlerce insan ölüyor. Araba çarpıyor, kalp krizi geçiriyor, kafasına saksı düşüyor, bıçaklanıyor… Evet bıçaklanıyor. Kimse senin gibi öldürülmüyor. Çok şanslı bir karasineksin. Seni ben öldüreceğim. Korkma demeyeceğim, kork!


  O saçma sapan işten ne kadar para kazanıyorsun? Evin güzel, çok beğendim-yavuz salonda dolaşmaya başlar-. Bu koltuk takımı ne kadar, ya bu küçük biblolar? İnsanlar sabahlara kadar it gibi çalışıp yine aç uyurken sen bu saçmalıklara para veriyorsun? Televizyonun neden plazma değil, bildiğin tüplü televizyon, paran mı yok? Yoksa zengin sevgililerinden biri almadı mı sana? Şu fotoğraflara bak, demek Paris’e gittin. Hangi zengin sevgilin götürdü fahişe! Kimin yatağına girdin de götürdü seni! 


  Yavuz iyice sinirlenmişti. Savunmasız haldeki Akasya ya birkaç yumruk atmış ve yere düşürmüş yerde de tekmelemeye devam etmişti. Akasya yerde yatarken bir sigara yakmış, sigarasını hızlı hızlı içtikten sonra Akasya’nın ensesinde söndürmüştü. Daha sonra sönmüş izmariti cebine koydu. 


-Canın çok mu acıyor Akasya. ‘Güneşli günler güzeller’. İzmariti yere atmamı beklemeyin aptal polisler. Ne kadar zeki olduğumu, siz biraz sonra göreceksiniz.


  Akasya’yı saçlarında çekerek kaldırdı ve aynı koltuğa oturttu. Akasya ağlıyordu, zavallının gözlerinden yaşlar durmadan süzülüyordu. Ağzı kapalı olduğundan sadece burnundan nefes almaya çalışıyordu ama ağladığından burnu da dolmuştu. Sümükleri burnundan akıyordu. Berbat bir haldeydi.


-Güneşli günle güzeller! Ne oldu? Dünya güzeli kızımız Akasya’nın şu haline bak. Sümükleri burnundan taşmış. Şu an öyle çirkinsin ki. Tam hak ettiğin gibisin. Pislik!


  Saat 12 ye doğru gelmişti. Yavuz durmadan sigara içiyor, arada Akasya’yı dövüyor ve aşağılıyordu. Zavallının üzerinde birkaç sigara daha söndürdü.


-Artık ölüm vaktin geldi Akasya! Hak ettiğin gibi bir pislik olarak öleceksin.


  Yavuz yanında getirdiği çöp torbasından bir mendil çıkarttı. Mendili açtığından Yavuz’un günlerce bileylediği küçük bir bıçak çıktı. Bıçak ile biraz oynadı. Eline yakışmasından Yavuz’un bu bıçakla çok zaman geçirdiği belliydi. Sonra Akasya’nın yanına yaklaştı saçından tutarak yere attı. Yüz üstü düşmüştü Akasya. Yine saçlarından çekerek dizleri üzerinde durmasını sağladı ve arkasına geçip bıçağı şah damarına sapladı.


  Kan fışkırarak akmaktaydı. Kanın akışını izledi biraz. Akasya ölürken bir sigara daha içti. Bu sefer sigarasını Akasya’nın kanında söndürüp, izmariti cebine koydu.


  Yavuz, Akasya’nın çantasından rujunu aldı. Salonun her duvarına birer tane büyük ters hilal çizdi. Daha sonra da aynı rujla duvara;


Hele dik tut başını önce 
haykır yıkılmadığını, tükenmediğini 
yüreğindeki yalım nasıl olsa
korlaştırır zamanın çeliğini 
sen önce öfkenin adını koy 

yanıltmasın yüreğini


  Yazdı, kötü bir yazıyla. Salonda oturdu ve bir sigara daha yaktı. 


-Şimdi sıra size geldi aptal polisler. Her gün yüzlerce katil, hırsız yakalıyorsunuz. Sanıyorsunuz ki onları siz yakalıyorsunuz. Yanılıyorsunuz. Onlar çok aptal oldukları için yakalanıyorlar. Sizler o kadar aptalsınız ki, kimseyi yakalayamazsınız. Parmak izi bulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Benim deham size parmak izi bırakmayacak kadar yüksek. Sigaralarımın izmaritlerini de bulamayacaksınız. Olay yeri inceleme ekipleriniz benden hiçbir şey bulamayacak. Saatlerce uğraşacaksınız, kıvranacaksınız, birbirinize düşeceksiniz; ama benden hiçbir iz bulamayacaksınız. En sonunda bir sonraki kusursuz cinayetimi bekleyeceksiniz. Üzülmeyin, gecenin sonunda size bir sonra kimi öldüreceğimi yazacağım. Kimi öldüreceğimi bildiğiniz halde engel olamayacaksınız. O kadar aptalsınız ki. Tüm polis teşkilatı bir araya gelseniz benim zekamın yanında hiçbir şansınız yok. İsterseniz Amerikadan uzman getirin. FBI’ı getirin! MİT’i getirin.


  Yavuz, yanında getirdiği diğer çöp torbasını açtı ve vantilatörü çıkarttı.


-Şimdi size öyle bir numara yapacağım ki; aklınız yerinden çıkacak. İstediğiniz uzmanı getirin, istediğiniz olay yeri inceleme ekibini getirin. 


  Yavuz televizyonun fişini çekip prize vantilatörün fişini taktı. Yavuz gülüyordu. Ne çok sesli ne de sessiz; pis pis gülüyordu. Vantilatörü çalıştırdı, ve diğer torbadan berberde çalıştığı zaman biriktirdiği saçları çıkarttı. Torbadan tutam tutam saçları aldı ve vantilatörle odanın her yanına uçuşturdu. Görüntü çok ilginçti. Sanki odanın içinde kar fırtınası var gibiydi. Saçlar odada uçuşuyordu. Bir süre daha Yavuz vantilatörle oynadı. Saçların bir kısmı yerde yatan Akasya’nın akmış olan kanlarına yapışmıştı. Yavuz’un pis kahkahaları odada yankılanıyordu.


-Hadi bakalım aptal polisler. Hadi bakalım. Size istemediğiniz kadar çok DNA.


  Bu son sözünden sonra Yavuz kamera kaydını bitirdi. Akasya’nın diz üstü bilgisayarını aldı ve içerideki odaya geçti. Çektiği tüm görüntüleri bilgisayara yükledi. Daha sonra internetten bir montaj programı indirdi. Akasya’yı aşağıladığı, dövdüğü kısımları on dakikalık bir parça haline getirdi. Daha sonra Akasya’nın boğazını kestiği kısmı ve polislere söylediği sözleri ve saçların odada uçuştuğu kısmı da on dakikalık ikinci bir parça olarak montajladı. Bu parçaları youtube yükleyen Yavuz başlık kısmına ise ‘Sexy hava durumu sunucusu Akasyadan frikikler’ ve ‘Akasya’nın bikinili görüntüleri, sexy, erotik’ yazdı.


  Elindeki ruj ile bilgisayarın ekranına ‘GFZZBA’ yazan Yavuz eşyalarını toplamaya başladı. Evin dış kapısına yaklaşıp apartmanın içinde kimsenin olup olmadığına baktı. Sessizliği dinledikten sonra seri adımlarla apartmandan aşağı indi ve koşarak uzaklaştı. Saat gece yarısı üçe geliyordu.


  Eve vardığında saat altıydı ve Yavuz son derece heyecanlıydı. İlk iş olarak hemen elbiselerini, koli bandını, plastik kelepçeyi bir torbaya koyarak evinden bir kilometre uzaktaki bir çöp torbasına attı. Eve tekrar döndüğünde, sıcak bir banyo yaptı. Yanına bıçağını da aldı ve iyice yıkadı. Sonra hemen internete girip kendi yüklediği videoya baktı. İzlenme sayısı iki idi. Daha çok erken diye düşündü. Televizyonu haberleri izlemeye başladı. Haber kanallarında kendinden bahsedilmesini bekledi, ama öğlen on ikiye kadar hiçbir gelişme yoktu.


  Tekrar youtube a baktı. Yüklediği görüntüler beş kez izlenmişti. Bunların üçünün kendi olduğu biliyordu. Hala kimse cinayetten haberdar değildi. Sinirleri bozulmaya başladı. Haberleri ve haber kanallarını izleyerek birkaç saat daha geçirdi. Saat üçü çeyrek geçiyordu. İzlenme sayısı yediydi. Her videoya baktıktan sonra modemi açıp kapatıyordu. Bu sayede polisin IP numarası almasını engelleyecekti. Videosunu birkaç kez daha izledi.


-Süper oldu ya. Ne güzel konuşmuşum. Polislere ne güzel oyun oynadım. Şu video bir yayılsa da polis zekamın önünde diz çökse. Birazdan kanalın servisi Akasya’yı almaya gelir. Bulamayınca panikleyecekler. Akşam bakalım hava durumunu hangi karasinek sunacak. 


  Zaman akıyordu. Saat akşamüstü beşe geliyordu. Halen haberlerde bir gelişme yoktu. Youtube da ise izlenme sayısı on ikiydi. Sinirleri iyice gelirdi Yavuz’un. Evde aşağı yukarı yürüyor bir yandan da hem polislere, hem kanal çalışanlarına, hem Akasya’ya hem de tüm insanlara küfrediyordu. Siniri yüzünden kontrolünü kaybetmeye başladı Yavuz. Daha önce planlamadığı bir hareket yaptı ve evden çıkıp köşedeki taksi durağından bir taksiye bindi. Evinden yirmi kilometre kadar uzakta bir yerde indi ve bulduğu ilk telefon kulübesine girdi.


  Kanalın telefon numarasını biliyordu, polisi aramaktansa kanalı aramak daha akıllıcaydı. Polis işe ne kadar erken karışırsa olay o kadar basından saklanırdı. Ama Akasya cinayeti her televizyon kanalı için birinci haberdi. Eğer birinci haber olursa tüm karasineklerin dahice planından haberdar olacaklardı. Bunları kafasından hızlıca geçiren Yavuz televizyon kanalını aradı. Karşısına operatör çıktı. 


-Şikâyetleriniz için lütfen ikiyi tuşlayınız, beğeni ve görüşleriniz için lütfen üçü tuşlayınız…


  Yavuz operatörün karşısına çıkmasına çok öfkelendi. Dinlemiyor sadece küfrediyordu. Derken;


-Eğer yetkili biri ile görüşmek istiyorsanız 9 u tuşlayınız, dedi operatör.


  Bunu duyan Yavuz hemen dokuzu tıkladı. Biraz önceki öfkeli ses tonunu düzeltmek için kısa kısa iki kez öksürdü. Karşına genç bir erkek sesi çıktı.

-Buyurun beyefendi. Nasıl yardımcı olabilirim?

-Hava durumu sunucunuz Akasya hanım hakkında bir yetkili ile konuşmak istiyorum.

-Mesele neydi beyefendi?
-Mesele şu o! O kaltağı öldürdüm!
-Bu bir şaka mı? Siz kimsiniz? Adınız ne?
-Adımı boşver geri zekalı. Kanalınızın servisine binmedi Akasya. Şu an önünde internet bağlantısı var mı? Hemen youtube‘a giriyorsun ve Akasya’nın bikinili görüntüleri yazıyorsun. Karşına çıkacak videoda tüm ayrıntılar var. Aptallar!

  Dedi Yavuz ve telefonu kapattı. Bulduğu ilk taksiye atladı ve evinin yolunu tuttu.

  Telefonla konuştuğu kanal çalışanı youtube’u açtı ve o korkunç görüntüleri izledi. Daha sonra koşarak müdürünü buldu ve durumu aktardı. Herkesin kanı donmuş gibiydi. Hemen Akasya’nın evine bir araç gönderdiler. Araçta kanal güvenliğinden iki kişi ve kanal müdür vardı. Görüntülerin gerçek olup olmadığı konusunda kafaları çok karışıktı. Bir kısmı kısa film denemesi dedi. Bir kısmı ise gerçek. Kontrol için Akasya’nın cebini arıyorlardı ama açan yoktu. Serviste beklemişti ama Akasya servise binmemişti. Kimse Akasyadan haber alamamıştı. Çaresiz polisi aradılar.


  Eve varan ekip kapıyı çaldı ama açan yoktu. Kısa bir süre sonra poliste eve geldi. Kapı duvardı. Merkezi aradılar. Görüntü hem polis hem de kanalda durmadan izleniyordu. Evde Yavuz youtube dan izlenme sayısını gördüğünde pis bir kahkaha daha attı. Rakam yüz kırk üçtü.


  Savcılıktan izin hemen çıktı ve kapı kırıldı. Manzara korkunçtu. Video görüntüleri bir kısa film denemesi değil, gerçekti.


  Olay tüm televizyon kanallarında ‘son dakika’ olarak geçti. Yavuz hayatının en mutlu anlarını yaşıyordu.


  Polis olay yerini hemen çember altına aldı. Olay yeri inceleme mekana geldi. Bilgisayarda tüm görüntüleri izlediler. Bir ekip parmak izi ararken bir kısımda salonun her yerindeki saçları inceleme başladılar. O kadar çok saç vardı ki. Hepsini toplayıp toplamamak konusunda karasız kaldılar. 


  Bu kadar saça nasıl ulaşabilir bir insan? Soru basit ve netti. Elbette erkek berberinde. Saçların bir kısmının toplanıp DNA incelemesine sokulmasına kara verdiler. Örnekler incelenirken bir ekipte kanala yapılan aramayı incelediler. Araştırma sonunda kanalı arayan ile Akasya cinayetini işleyenin aynı kişi olduğu ortaya çıktı. Cinayeti bir kişi işlemişti. Muhtemelen otuz, kırk yaşları arasında bir erkek.


  Toplanan saçların DNA analizinde tam on yedi tane ayrı erkeğe ait olduğu çıktı. Kayıtlarda yapılan incelemede saçlardan biri; bir polis memuruna , bir başkası bir hırsızlıkla hüküm giymiş birine aitti. İkisinin de kayıtlı adresleri birbirlerine yakındı. Belli ki ikisi de aynı berbere gidiyorlardı ve katil bir şekilde bu berberden saçları alıyordu.


  Polis, hırsızlıktan hüküm giymiş olan saç sahibini de; polis memurunu da soruşturma gereği sorguladı. İkisi de geçen hafta aynı berberde tıraş olmuşlardı.


  Berber dükkanında iki kişi çalışıyordu. Polis her iki berberi de sorguya aldı. İki berberde mazbut insanlardı. Çocuk çoluk sahibi iki adam. Berberlerden biri zaten lazdı. Şivesinden, ses tonundan kayıttaki adam olmadığı açıktı. Diğer berberinde aranılan adam olmadığı belliydi. Hem ses tonu benzemiyordu. Hem korkaklığı, çekingenliği ile polisi ikna etmişti.


  Polis olayın içinden çıkamıyordu. İki berberde kesilen saçları bir çöp torbasında biriktirdiklerini ve akşam çöpe attıklarını söylediler. Katil muhtemelen çöplerin içinden saçları almıştı. Sorgu esnasında geçen hafta otuz yaşlarında birinin, yemek ve yol parasına yanlarında çalıştığını, yere dökülen saçları topladığını, müşterilere çay servisi yaptığını ama adamın bir hafta sonra sessiz sedasız işi bıraktığını söylediler. Adamın adının Adnan olduğunu söylediler ama soyadını bilmiyorlardı. Sigorta falan istemediği, istese de yapamayacaklarını belirttiler.

 

  Polisin elinde artık bir şüpheli vardı. Berberin yanında çalışan adam. Ama adam hakkında hiçbir ipucu yoktu. Ne soyadı, ne yaşadığı yer. Adnan kendi tıraş oldu mu diye sordular; ama cevap olumsuzdu. Adnan berberde tıraş olmamıştı. Adnan isimli birini arıyorlardı ve bu ipucu manasına gelmiyordu onlar için.


  İki berbere de cinayet kayıtlarını ve kanala yaptığı telefon konuşmasının kayıtlarını dinlettiler. Bu ses Adnan’a mı aitti? İki berberde evet diyemediler. Benziyordu ama?


  Polis cinayet mahallinde gerçektende katil hakkında hiçbir ipucu bulamadı. Olayın üzerinden iki gün geçmiş. Şiiri araştırdılar, Ahmet Telli’nin bir şiiriydi. Ters hilaller hakkında hiçbir bilgi yoktu? Neyin sembollüydü bulamıyorlardı. Diz üstü bilgisayarın üzerinde yazan ‘GFZZBA’ ne demekti? Polis işin içinden gerçekten de çıkamıyordu?


  Katilin iyi bir plan yaptığının farkındaydılar. Ama mutlaka bir açık vermişti. Televizyon kanalına yapılan telefonun bir telefon kulübesinden yapıldığı anlaşıldı. Ama etraftaki dükkanların güvenlik kameralarından henüz bir şey çıkmadı.


  Polis cinayet görüntülerini tekrar ve tekrar izledi. Bir yerde mutlaka bir ipucu yakalamalıydı. Derken gecenin sabaha doğru olan kısmında bir polis memuru ipucunu yakaladı. Katilin çok net olmasa da bir görüntüsü. Bu görüntü ile robot resim bile yapılabilirdi. Peki net olmayan görüntüyü polis nasıl yakalamıştı. Yavuz evdeki tüm aynaları kırmıştı. Ama açık verdiği nokta televizyonun camıydı.


  Yavuz ‘Televizyonun neden plazma değil, bildiğin tüplü televizyon, paran mı yok’ derken televizyonu çekmişti. Televizyonun camında da kendi yansımasını. Yine cinayetten sonra vantilatöre priz ararken televizyonun fişini çekmişti ve o ara televizyona çok yaklaşıp yine kendisi çekmişti.


  Hemen iki berber polis merkezine çağrıldı ve görüntülerin bu kez televizyondaki yansımanın olduğu kısımları izletildi. İki berberde kesinlikle Adnan bu dediler. Katil Adnandı.


  Daha sonra araştırmalar yapıldı. Bir şekilde Adnan yakalandı. Gerçek adının Yavuz olduğu ortaya çıktı. Sorgu uzun sürmedi. Yavuz sakin ve tok bir sesle konuşuyordu. 


-Sen mi işledin bu cinayeti
-Hayır ben işlemedim.
-Hiç şaşırmadım. İşin çok zekice planlanmış ve uygulanmış bir cinayet.
-Ne demek istiyorsunuz? Ben yapamaz mıyım?
-Adam öldürebilirsin. Herkes adam öldürebilir. Ama Akasya cinayetindeki gibi planlı bir cinayet. Çok zekice. Dahiyane. Her adımı planlanmış. Bunu senin yapamayacağın belli. Aradığımız adam mutlaka iyi eğitimli çok zeki biri olmalı. Sen liseyi bitirdin mi?
-Bitirdim. Okulda hocalar bana takmamış olsa bende üniversite okurdum.
-Tabi tabi. Hocalar taktı demek sana. Hep öyle olur. Beşi, sen alırsın; biri, öğretmen verir. Türk eğitim sisteminin özeti. Demek hocalar sana bir verdi.
Yavuz gittikçe sinirlenmektedir. Karşısındaki adamın zekasını kabul etmemesi ilk planda sesine yansır. Öfkeli ve kısa cümleler kurar.
-Öyle oldu!
-İşsizsin demek. Ondan mı berberin yanında çalışıyordun? İşi neden bıraktın? Tembelliğinden mi, ağır mı geldi? Bu kadar basit bir işi yapamadın mı?
-Sıkıldım!
-Demek sıkıldın. Şimdi işsiz işsiz oturuyorsun. Kim bakıyor sana? Akrabaların mı? Konu komşu mu? Bu yaştasın ve hala bir işin yok. Sevgilin yok. Yalnız ve zavallı görünüyorsun!
-Ne zavallısı!
-Sen söyle. Otuz yaşında işsiz güçsüz bir adam. Berberin yanında bile çalışamayan, amaçsız…
-Kes! Amaçsız olduğumu nerden çıkarttın?
-Amacın ne? Söylesene?
-Zamanla göreceksiniz hepiniz.
-Evini aramak istiyoruz. İzin veriyor musun? Yoksa zorla mı girelim?
-Girin ve arayın lan! Ne bulabileceğinizi sanıyorsunuz ki? Hiçbir şey ispatlayamazsınız.
-Bu cinayeti sen işleyemezsin. Çok zekice!
-İşlerim.

-Bu cinayeti işleyecek kadar zeki değilsin. Bu adamı bulsam elini öperim. Olay dahice.


  Yavuz iyice sinirlenmişti. Yaptığı işin başkasına yorulması sinirlerini kaldırmıştı.


-Katil şu an burada olsa ne yaparsın?

-Elini öperim.


  Yavuz ayağa kalktı ve elini uzattı.


-Öp o zaman.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Bir Orta Sınıf Düğünü


1.

  Bu bir orta sınıf düğünü. Bir apartmanın alt katındaki düğün salonunudayız. Sıcak, bunaltıcı bir yaz akşamı. Sözde kankam Halis ile sevdiğim kız Nilay evleniyor. Dün gece kınada Halis’in sadıçıydım da. Canım yanıyor, hem de son bir yıldır her gün. 

  Nilay’ı ehliyet kursunda tanımıştım. Duru, sessiz, güzel bir kızdı. Büyük kahverengi gözleri etkilemişti beni. Kısa zamanda arkadaş olmuştuk. Benden hoşlanıyor gibiydi. Ben ise ona sırılsıklam aşıktım. Bir türlü açılamadım tabi, utandım. 


  Halis ise mahalleden arkadaşım. Kendimi bildim bileli arkadaşız. Bir gün kurstan almaya geldi beni. Bense kapının önünde Nilayla sigara içiyordum. Orada tanıştırdım ikisini. Babasının arabası olduğundan Halis’in şöförlüğü iyiydi. Bir hafta sonu bana direksiyon öğretecekti. Ben, ‘Nİlay’ı da çağırayım mı’, dedim. ‘Sen bilirsin’ dedi.


  Şehrin dışında doğru bir yere gitmiştik. Halis babasının arabasını –gri Mercedes- almıştı. Marketleri var nasılsa. Bizde araba ne gezer. Beraber birkaç tur attık. Nilay çok kötü sürüyordu, çok heyecanlıydı. Ben ise ehliyeti aldıktan sonra hiç araba kullanmadım..


  Akşam Nilay’ı eve bıraktıktan sonra Halis bana Nilay’ı sordu. İyi kız dedim. Seviyorum, diyemedim. 


  Halis bir şekilde Nilay’ın telefonunu almış-benden almadı-. Mesajlaşmışlar derken diğer hafta Halis, ‘Nilay işi tamam. Çıkıyoruz oğlum’ dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. 


  Geçen bir yıl boyunca ne Halisle ne de Nilayla çok konuşmadım. Evleneceklerinin haberi geldiğinde ise yıkılmıştım. Halis benden daha yakışıklıdır, daha zengindir, daha zekidir… Ama ondan iyi olduğum tek konu Nilayı sevmekti. Kimse Nilay’ı benim kadar sevemez…


  Düğün devam ediyor. Her ne kadar Halis’in babası zengin olsa da bu bir orta sınıf düğünü. Halisler etraflarındaki en zengin aile olmak istediklerinden bekli de öyle. Pinti olduklarından da bu izbe bodrum katında yapıyorlar düğünü. Havanın sıcaklığına, insanların kalabalığı eklenince içerisi çok bunaltıcı olmaya başladı.


  Mahalli şarkıcının kötü ses sistemiyle söylediği birkaç şarkıdan sonra sıra takı merasimine geldi. Düğün salonu sahibi mikrofonu aldı ve sahnenin ortasına çıktı. Halis ve Nilayıda yanlarına aldı ve;

-Şimdi sıra takı merasiminde değerli konuklarımız , dedi.

  Bir anda akrabalar Halis ve Nilayın yanına yönelmeye başladılar. Herkes tek sıra olmuş, takısını takıp, öpüşüp yarine geçiyordu.

-Damadın babasından bir beşi bir yerde!... Damadın annesinden iki burma bilezik!... Gelinin babasından bir burma bilezik!... Ses sisteminin berbatlığından ananonscunun seni çok duyulmuyordu. Ben de sıraya girdim. Altın takanlar Nilayın gelinliğini doldurmuştu. Para takanlarda vardı, benim gibi parayı bir zarfa koyanlarda. Sıra bana geldiğinde, ananonscunun kulağına ’Damadın arkadaşı Serkan’ dedim, zarfı açtığında bende bir yıl önce biten arkadaşlık artık onda da son bulacaktı.

-Damadın arkadaşı Serkan beyden bir para zarfı!...

  Takı merasimi bittikten sonra pasta kesildi ve salon boşalmaya başladı. Kapının önüne çıkıp birkaç sigara daha içtim.Öfkem, kıskançlığım içimi yiyordu. Halis’in yerinde ben olabilirdim. Bu benim düğünüm olabilirdi.

  Oyun havaları; karman çorman, uyumsuz bir halayla beraber düğünün sonu geliyordu.Son kez salona baktım.Halisle Nilay köşelerinde oturuyorlardı.Halis gülüyordu.Nİlay ise etrafına bakıyordu. Kimseyle vedalaşmadan salonu terk ettim. 


2.

  Düğün bitti. Bir sürü fotoğraf çekildi. Herkesle öpüşüldü. Düğün arabası olan gri mercedese binilip eve gittiler. Altınlar ve paralar bir çantaya konmuştu. Çanta da Halisin elindeydi. Evde girdikler, ikisinin de neşesi yerindeydi, gülüyorlardı. Halis ‘hadi paraları sayalım’, dedi. Nilay da ‘Olur, bakalım ne kadar zengin olmuşuz’, dedi. Bilezikleri saydılar, altınları saydılar, takılan paraları saydılar. Beklediklerinden daha çok takı takılmıştı. Burada altı tanede zarf var dedi, Nilay. Zarfları açtılar. İlk ikisinden güzel para çıktı. Halis eline üzerinde Serkan’ın adı olan zarfı aldı.

-Serkan ya, beş aydır işsiz adam yine para koymuş. Harika bir adam ya, demek ki az parası var ondan çekindi de zarfa koydu, dedi. Zarfı açtı. İçinde para yoktu. Bir kağıt çıkmıştı, kötü bir el yazısı ile özensiz yazılmış tek bir cümle. İkisi de birbirlerine bakakaldılar.

Halis kağıtta yazanı okudu;

  ''Ben hayatım boyunca sadece seni sevdim Nilay.'' 

  Halisin de, Nilayın da kanı dondu. Tüm neşeleri kaçtı.

10 Ekim 2008 Cuma

TEK TAŞ


  Saat sabahın körü, dükkanın kepenklerini açıyorum. Son 3 yıldır her gün olduğu gibi, askerden geldiğim günden beri. Hayatım çok rutin, zaman akıyor. Küçük bir tekel bayisinde sabahtan, akşam altıya kadar duruyorum, benden sonra sabaha karşı üçe kadar da sahibi duruyor. Pek para kazanmıyorum ama idare ediyorum işte. Yalnız başına bir adamım, anamda kalma iki odalı evde tek başıma yaşıyorum. Yemeği dükkanda yiyorum, sigaraya para vermiyorum. Kendi kendimi idare ediyorum işte. Kız arkadaşım yok, bu gidişle olacak gibi de değil. Biraz para biriktirsem, şöyle helal süt emmiş bir kız bulsam. Belki kendi tekelimi açsam…

  Hayal kurmayı sevmiyorum artık. Hiçbiri gerçekleşmiyor ki. Hem hayal kurmadığım zaman daha az üzülüyorum, onu fark ettim. Eskiden sayısal loto oynardım. Çıkacak para ile yapacaklarımın hayalini kurardım; artık oynamıyorum da. Her cumartesi gecesi içimi bir hüzün kaplardı. Para çıkanları kıskanırdım, bana çıkmadığı için üzülürdüm. Sonra bir hafta geçmesini beklerdim ki tekrar çekilsin, sonra yine çıkmazdı, yine aynı hüzün, yine aynı umutsuzluk.

  İçki içmeyi sevmiyorum, hep mutsuz ediyor. İçerken de ağlıyorum; uyanınca da kendimden nefret ediyorum. Şu kahpe dünyada bir kez bile keyfimden içmedim ki. Arada güldüğümde oluyor tabi, tekel bayisinde çalışmanın nimetleri. Sarhoşlar ve sarhoşlukları bazen öyle komik oluyor ki. Çok acayip fıkralar anlatan bir müşterim var mesela, Ali Rıza amca; karısından dayak yiyen Vedat abi; at yarışında iki ev yemiş Rasim bey. Kiminin halleri, kiminin yaptıkları güldürür beni. Ağlanacak halleriyle güldürürler beni…


  Gerçi ayyaş, akşamcı takımı ile patron muhatap ama benimde alkolik müşterilerim var. Kıpkırmızı yüzleri ve umutsuz bakışlarından bir alkoliği yüz kişi içinden seçebilirim. Zavallılardır. Sabah işe giderken iki bira içen banka müdürleri tanıdım ben. Tezgahın arkasına geçerler; ailelerinden, arkadaşlarından, çevreden saklanmak için. Tek dikişte içip giderler. Gözlerindeki çaresizlik, bıtkınlık… İşimi sevmiyorum ama bu zavallıları görünce iyice nefret ediyorum.


  Sabahları dükkandan dışarıyı izlerim. İşe gitmek için koşuşan insanların, uykusunu alamamış şişmiş gözlerini. Birkaç gazete, birkaç sigara satarım. Saat ona yaklaştığında ise sigara yakıp dükkanın önüne çıkarım. Yarım saat içinde kimsenin dükkana gelmemesi için dua ederim. Çünkü o, hep o saatlerde dükkanın önünden geçer. O kadar güzel giyinir, o kadar güzel yürür ki… Her geçtiğinde benim için zaman durur. Sokaktan süzülürcesine geçmesini izlerim. Genelde sağ elinde küçükçe bir çantası olur, sol elinde ise bir kitap ya da dosya. Kimdir, nedir bilemem. Öğrencidir muhtemelen, çalışan biri için geç saatte yola çıkıyor. Hep yalnız yürüyor, hiç arkadaşı yok mu ki? Ailesi ile mi kalıyor acaba? Yoksa arkadaşı ile mi? Belki de yalnız yaşıyordur. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ki.


  Kimseye soramadım, alacağım cevaptan korktuğumdan belki de. Ya evliyse, sevgilisi varsa. Ben onun hayatıma kattığı o dakikaları seviyorum. Süzülerek uzaklaşmasını, diğer gün yeniden önümden geçip gitmesini. Benim dünyamın güneşi o.


  Böylece hayatımdan on yedi ay geçti. Hemen her gün önümden geçti. Yaz, kış… Öğrenci mi, çalışıyor mu?... Hiçbir şeyini çözemedim. Çözmekte istemedim. Sadece izledim. Berbat dünyamın güneşini...Ta ki o sabaha kadar.


  Saat yine ona geliyordu. Bir sonbahar sabahıydı. Ellerim ceplerimde dükkanın önüne çıktım, bir sigara yaktım, onun geçmesini beklemeye başladım. Hava çok serindi, üşüdüm. Birkaç dakika geçmedi ki yolun başında belirdi. Üzerinde beyaz bir mont vardı, dar kesim kot pantolonu ve beyaz ayakkabılarını anımsıyorum. Tüm büyüsüyle yürüyordu. Bana doğru yaklaşınca bakmayı kestim. Rahatsız etmekten çekindim. Tam yanımdan geçerken, nefesimi tutmuştum ki; dükkanın içine doğru yöneldi. Şaşırmıştım, on yedi ay da ilk kez dükkana gelmişti. Hızlıca tezgahın arkasına geçtim. Dilim tutulmuştu, bakıyordum.


-Kısa malboro lütfen dedi.


  Arkamı döndüm ve sigaralarına arasından bir paket malboro aldım, ona uzattım. Sol omzuna takılı olan çantasından parayı çıkarttı ve bana uzattı.

   O an, güneşim battı; hayatım karardı. Sağ elinin yüzük parmağında kocaman bir tek taş vardı. Parayı tam verdi ve çekip gitti.

   Sert son:

  Amına koduğumun kızı! Neden geldin dükkan ya? Neden! Ben ne güzel seni uzaktan seviyordum. Neden geldin! Neden umutlarımı, dünyamı yıktın! 

   Sakin son:

   Neden be güneşim, neden bana o kadar yaklaştın ve beni yaktın.Ben seni uzaktan ne güzel seviyordum....

   

5 Ekim 2008 Pazar

DÜNYANIN EN GÜZEL KIZI


   'Bu gece içelim mi? çok canım sıkılıyor', dedi.İçelim dedim.Kalabalık bir cafe, bar arası bir yere gittik.Masalar genelde dolu, yaş ortalaması ise yirmi beş, otuz arasıydı.Birer bira söyledik,anlatmaya başladı;

 -Kadın konusunda hep şansız oldum be Muratcım.Serap’ı hatırlıyor musun?


-Hangisiydi ya o?Sarışın olan mı?


-He he.Meral de sarışındı.Bu biraz balıketi olan.Boyu bana yakın olan.


-Tamam,tamam.Güzel kızdı.Ben bir kez görmüştüm.Boleroda oturmuştuk hani.Hiç konuşmamıştı.


-Evet ağabeycim o.Ne güzel kızdı ya.Hem içi güzeldi, hem de dışı.Gerçi iç güzellikte önemli ama dış güzelliği de hala aklımda.İlk öpüştüğümüzü hatırlıyorum da.En güzel ilk öpüşmemdi,gerçi Gülçin de ilk öpüşmemizde çok heyecanlanmıştı.O heyecanı da çok hoşuma gitmişti ama bu da bir farklıydı.Ben gözlerimi açıp ona bakmıştım öpüşürken.O gözlerini sımsıkı kapatmıştı.Ne güzel gözleri vardı ya.Yemyeşil, mavi bir şeyler giydiğinde gözleri mavi gibi olurdu.Ben o kızı nasıl elimden kaçırdım ya.Msn de sabaha kadar yazışırdık, ne tatlı gülerdi.


-*Bu böyle giderse ben yirmi bira içerim.*


-Sonra ağabeycim bir sabah ben buna bir gül almıştım da ne ağlamıştı ya.Saçlarını ördüğünde yüzünün güzelliği de ortaya çıkardı.Of abi ya.Serap ya.Sonra bunu lüks tek kapılı bir mersederse binerken görmüşler.Ben bundan nasıl ayrılmıştım hatırlıyor musun?


-*Şimdi yanımıza otursa ben kızı bile hatırlamam*Nasıldı?


-Abi her akşam dolmuşta bir kızla rastlaşıyorduk.Derken sohbet başladı.Bu Ankara’ya yeni gelmiş.Hiçbir yer bilmiyormuş, ‘Beni Bahçeliye götürür müsün?’, dedi.Ben bunu Bahçeliye götürdüm tam bir kafeye oturduk yanımızdan Serap geçti.Bana baktı sonrada bastı gitti.Peşinden koştum,derken bir taksiye bindi, bende taksi parası ne gezer, takip edeyim.Kafeye döndüm kızda gitmiş.Bir daha ne kızı gördüm ne de Serap’ı.Msn den de engelledi beni, telefonlarıma da çıkmadı.Sonra Mersedeste görmüşler.Meral nasıldı abi?Çıtı pıtı çok tatlı kızdı ya.


-*Of! Bu böyle giderse…*Şirin, tatlı kızdı.


-Çokta neşeliydi be Muratcım.Çok gülerdik beraber, bir de çok komik taklit yapardı.Midye satan adamın taklidini yapmıştı da gülmekten çenem ağrımıştı.Bir de iki bunun çok uykusu gelirdi.Otobüste falan başını omzuma koyar uyuklardı.Hiç unutmam bir gün Bolero da oturuyoruz bu başını omzuma koymuş yine ben bir şeyler anlatıyorum bir baktım uyumuş.


-Hımm...*Ben de uyudum uyuyacağım, kız sıkıntıdan uyumuştur.*


-Bir de Muratcım bazen kek yapar getirirdi.Bol kakaolu,cevizli.Tam evlenilecek kızmış aslında; şimdi anlıyorum.Keşke biraz daha uzun olsaydı,biraz daha güzel yüzü olsaydı.Yoksa çok iyi kızdı ya.İnsan onun yanındayken hiç sıkılmaz ki.Bir de Muratcım o kadar kız tanıdım aralarında en güzel fıkra anlatan buydu.Ne yapıyordur acaba şimdi.Evlenmiş midir?


-*Nerden bileyim ya!*Yaşı yirmi yedi olmuştur onun.Evlenmiştir muhtemelen.

-Yirmi sekiz.Benden bir yaş büyüktü, ama çıtı pıtı olduğundan hiç belli etmezdi ki.Bir de gülerken yanakları kırışırdı, gerilirdi, öyle garip bir şekil alırdı.O halini hiç beğenmezdim.Abicim kız dediğinin yüzü güzel olacak, ben gamzeli kızlara da bayılıyorum.Gülçin, ne güzel yüzü vardı ya.

-Kısa küt saçlı olan değil mi bu?

-Evet.Ne güzel bir yüzü vardı ya.Az mı bekledim onu yurdun önünde, benim geldiğimi bilir inadına geç çıkardı.

-Ne okuyordu o?Bir de metalci falan mıydı?

-Tarih okuyordu.Okulu bitince İstanbul’a gitmiş.Ne aradı, ne sordu, ne haber verdi.Hep siyah giyerdi ondan sordun değil mi metalci miydi diye.Değildi rock dinlerdi ama metalci değildi.Şebnem’i çok severdi.Siyah giymesinin sebebi ise bence biraz şişman olmasındandı.Bir de hep boynuna bir şeyler bağlardı ya.Hep gıdığını gizlemek için.Çok kompleksliydi be Muratcım.Hep kıskanırdı beni, telefonumu karıştırırdı,msn şifremi bilir orayı karıştırırdı.Kendine güveni eksikti.Unutturma sana cep telefonu ile ilgili başıma gelenleri anlatacağım.

-*Sıçtık*

-Ne diyordum ben.Bu arada bu senin kaçıncı bira?Ben üçüncü birayı içiyorum.

-Ben beşinciyi.

-Hızlısın.Sızma daha anlatacaklarım var.Sen son kızı bilmiyorsun, Buket.Hayatımı kaydırdı be ağabeycim.Aklımı aldı.Şu an bana desin, çırılçıplak soyun, İstiklalde koş, Buket seni seviyorum diye bağır desin, inan yaparım ağabeycim.Yeter ki bana bir şans daha versin. Aklımı aldı.Ben Gülçin’i anlatıyordum ama boşver Muratcım Gülçin’i ya.Bukete dönelim ağabeycim ya.

-Yavaş iç, sakin ol.

-Olamıyorum Murat ya.Aklıma geldikçe deliriyorum.Bu kız hayatımın şansıydı ya.

-Anlat bakalım,kim bu ne zaman tanıdın, nerden tanıdın? Neyin nesi?

-İnternetten tanıştım ağabeycim ya.Çok güzel bir kız ya.O da beni seviyordu.

-Yavaş git.Baştan anlat bakalım şu olayı.

-Abi biz bunla bir arkadaşlık sitesinden tanıştık, inan profilindeki resimlerine bakınca kesin başkasının resimlerini koymuş bu kız Türk olamaz dedim.Sarı upuzun saçlar, incecik bir boyun, incecik bir vücut, kesin Rus bir mankenin resimlerini koymuş hatta erkektir dalga geçeyim diye mesaj attım.Sonra msninin verdi, oradan sohbet etme başladık, çok hoş sohbetti ağabeycim ya.Ben o ara boşluktayım, benimle dertleşti, dertlerimi dinledi; neyse bir gece cam açalım dedim, tamam dedi abi ve bir baktım gerçekten de profilindeki resimlerdeki kız.Abi inanamadım.Görsen kesin Rus dersin, o derece güzel.Dünyanın en güzel kızı.Neyse abi biz her gece konuşuyoruz.Derken birbirimize cep numaralarımızı verdik.Hem msnden hem cepten mesajlaşıyoruz.Her şey süper gidiyor, sonra Buket tatile Ayvalığa gidiyorum bir süre msne gelemeyeceğim dedi.Ben de tatil için para biriktirmişim.Bodrum’a gideceğim; neyse bende Ayvalığa gelsem görüşür müyüz?, dedim.Tamam dedi.Ben Ayvalığa yanına gittim.Çok güzel bir hafta geçirdik abi.Beraber denize girdik, gece diskoya gittik, dans ettik, rüya gibiydi.Gece sahilde el ele yürüdük, öpüştük.Hayatımın en güzel günleriydi abi ya.Sonra tatil bitti,ben Ankara’ya döndüm, o İstanbul’a.Biraz daha msn derken baktım sevgili olmuşuz abi.

-Eee?

-Neyse ağabeycim ben kuzenlerin yanında İstanbul’a kaçtım birkaç kez orada takıldık, bana İstanbul’u gezdirdi.Sonra ben Buket’i Ankara’ya davet ettim.

-Geldi mi?

-Gelmez mi be Muratım,hem de on beş gün kaldı.Harika vakit geçirdik, bovlinge gittik, sinemaya gittik, gezdik, tozduk…Neyse Muratcım tam gidecek Buket, annesi çağırıyor.Ben acayip üzülüyorum anlatamam sana.Evlenme teklif edeceğim kafama koydum ama ben ne zaman gelecekten konu açsam Buket konuyu kapatıyor.Anlıyorum diyorum kendi kendime daha askerliği yapmadım, tanışalı beş ay olmuş, birbirimizi göreli iki ay.Çekiniyor kız diyorum, derken veda vakti geldi.Ben Buket'i AŞTİ ye götürdüm.Uzun uzun öpüştük, bindi otobüse ve gitti.

-Sonra haber alamadın mı?

-Aldım Muratcım.Bana bir mail atmış.Ben mailleri hiç kontrol etmiyorumki.Msnde beni gördü.Ben yine Buket'e ‘aşkım,bebeğim,meleğim’yazıyorum.Sana gönderdiğim maili okumadın mı?, dedi.Okumadım dedim, sonra okudum.

-Ne demiş?

-Abi ben uyurken bir gece Buket benim telefonu kurcalamış,O ara ben de bir kızla mesajlaşıyordum.İnternetten yine, ona da ‘tatlım,bi’tanem’ falan yazmıştım, bunları okumuş; ama bana da hiçbir şey çaktırmamış, sonra da gitti ağabeycim ya.

-*Şerefsizsin sen ya!*Eee?

-Eee si msnden de sildi.Numarasını da değiştirdi sanırım, ulaşılamıyor abi.Sildi beni hayatından.Hiç ortak dostumuzda yok ki araya koyayım.Mahvoldum abi ya.Çok seviyorum abi ya.Bir şansın daha olsa hayatta kaçırmam ben bu kızı.Çok güzeldi.dünyanın en güzel kızıydı.Çok güzel öpüşüyordu.Yüz kişiye sor, biri Türk demez…

*Sekizinci biramın bitmesine birkaç yudum kalmış, asıl dünyanın en güzel kızını ben seviyorum.Öyle Rus’a falan da benzemiyor,Türk kızı işte.Babamın dengesizlikleri-alkol sorunu,annemi dövmesi,benim paramı alması- yüzünden benimle Ankara da yaşamak istemiyor, ailesini bırakıp yanıma gelemiyor.Babamdan korkuyor, bizim için biriktirdiğim parayı yediğini biliyor, içip anneme saldırdığını da.Korkuyor tabi, o da haklı.Diğer yandan; piskopatta olsa, dengesiz de olsa babam o benim, benden başka kimsesi yok.Ben olmasam yaşayamaz ki bu şehirde.Gel beraber Isparta’ya gidelim desem gelmez de.Ben gitsem, iyice kontrolden çıkar.Hem anneme yine saldırırsa, ya başkaları ona zarar verirse.Bırakıp gidemem ki.


  Bir de şunun bana anlattıklarına bak.Adam olsaydın kaçırmazdın işte kızı.


Bir meyhanenin duvarındaki yazıyordu.
**İçki Delikanlıyı Susturur, Puştu Konuşturur**


26 Eylül 2008 Cuma

GİDİŞ


   Gece çalan telefonlardan nefret ediyorum.Annemle evde oturuyoruz,televizyonda da hiçbir şey yok.Biraz zaman aksa da uyusak niyetimiz.İkimizinde içinde bir hüzün var sanki.Gerçi o hüzün annemin doğal hali, yıllardır.Telefona her zamanki gibi ben bakıyorum.Arayan Durmuş abi.Babamla berabar buraya, Almanyaya gelen arkadaşı.İyi adamdır,sessiz kendi halinde.Babam bizi terketmeden çok uğrardı bize.Babam gittikten sonra hiç görmedim yüzünü; ama yinede bayramlarda arar sağolsun.İyi de bugün, bu saatte neden aradı acaba?

-İyi geceler kızım nasılsın? Uyandrmadım inşallah.

-İyi geceler Durmuş abi.Uyanıktık, hayırdır?

-Anneni bir verir misin telefona?

-Tamam Durmuş abi,

   Annem telefonu aldı.Belli ki Durmuş abi bir şeyler anlatıyordu,annem susuyor ve dinliyordu.'Tamam Durmuş bey,ilk uçakla geliyoruz.Teşekkür ederim.', dedi ve kapattı.

-Hayırdır anne?, dedim.Annemin gözleri dolmuş, ağlıyordu.Bana sarıldı ve;

-Baban ölmüş, dedi.

   Birbirimize sarıldık ve ağladık dakikalarca.Neden ölmüş?Ne zaman ölmüş?-hatalı sollama-Aklımda bir sürü soru vardı ama soramıyordum.Hem ben babamı dört yıldır görmüyordum da.O Türkiye'ye  döndükten sonra bir kaç kez telefonda konuşmuştuk, genelde de para gönderdiğini haber vermek için arardı.

-Havaalanında çalışan arkadaşını ara da hemen bilet bulalım, yarın öğlen vakti defnedeceklermiş, dedi annem.

   Aradım, sabah 6'ya bileti ayarladım.Biraz daha ağladık,küçük bir valiz yaptık.Bir arkadaşım bizi havaalanına bıraktı.Her zamanki gibi rötar vardı.İnşallah zamanında yetişebiliriz.Baba tarafından kimse ile ilişkimiz kalmamış.Halalarımı çok küçükken görmüştüm.İşin kötüsü, tek bağlantımız Durmuş abi bizi hep evden arardı, ne ev ne de cep numarası var bizde.

   Uçak kalkıyor, annem her zaman uçaktan çok korkardı bu sefer öyle sakinki.Sadece sessiz sessiz ağlıyor.Ben de ağlıyorum.Derin sessizliklerimizi hıçkırıklarımız bozuyor.Babam ölmüş, dört yıldır görmediğim babam ölmüş.Çok kırgındım ona, beni ergenliğimin başında terk edip gitmişti, sadece para gönderdiğinde arardı.Kısa ve kopuk diyaloglar'Okul nasıl gidiyor?', 'Dersler nasıl?' gibi manasız sorular.Ama yine de arardı.Sesini duymak yine de güzeldi.Hiç aramamasından iyidir.Hem arada sırada para da gönderirdi.Ya hiç göndermeseydi.Hem evdeyken beni hiç dövmemişti de.Anneme bazen tokat atardı ama beni dövmezdi.Babam yüzünden kimseye güvenemedim de.Hiç sevgilim olamadı.Ya onlarda babamın annemi bıraktığı gibi beni terkederlerse.Ya ben de annem gibi her gece yatağımda sessiz sessiz ağlamak sorunda kalırsam.Bunun sorumlusu da sensin baba.

   Zavallı annem, babam gitti gideli hiç gülmedi.Babam evdeyken de çok gülemezdi ya.Gözlerindeki hüzün hiç gitmedi.Zavallı benim için çalışmaya başladı.Yabancıların evlerini temizledi, sabahlara kadar fakrikalarda çalıştı.Şimdi ise onu terketmiş, mahvetmiş adamın arkasından ağlıyor.Onun cenazesine yetişmeye çalışıyor.

   Uçaktan indik.Türkiye'ye gelmeyeli yıllar olmuş.Öğlen namazına bir saatten az fazla zaman var.Hemen bir taksiye biniyoruz.'Merak etmeyin yetiştiririm abla', diyor.Arabayı öyle hızlı kullanıyorki hız korkusu olan annem başka zaman olsa hayatta dayanamazdı, şimdi ise susuyor.Acaba ne düşünüyor.Babamın hayatını nasıl mahvettiğini mi?

   Babamla evlenmek için tüm sülalesini bırakıp gitmiş,babam da terk edince dünyadaki varlığı ben kalmıştım.Zavallının hiç akrabası yok.Çektiği onca çileye rağmen babamı kötülemezdi de.Sadece susardı konu babamdan açılınca.Acaba ne düşünüyor.Hiç gün yüzü görmemişki garibim.Yediği dayakları mı düşünüyor acaba?Yoksa babam gittikten sonra öğrendiği bir ton borcu mu?Ödediği bir yıllık kirayı mı?Kapıya dayanan alacaklıları mı?Zavallım son dört yılda kırk yaş yaşlandı...Acaba sessizliğinin sebebi ölünün arkasından konuşmak istememesi mi?Belki de babam annemi terk ettiği gün, annem için ölmüştü.

   Taksi şöförü sözünü tutuyor, öğlen namazına yaklaşık on dakika var ve biz mezarlığın girişindeki avludayız.Annemin koluna girdim ve kalabalığa doğru yürüyoruz.Sağ sola bakıyorum tanıdık hiç bir sima yok.Birileri bizi, özellikle annemi tanır diye umuyorum.Üç tane tabut var avluda.En soldakine yaklaşıyoruz, tabutun üzerindeki isme bakıyorum, babam değil.Ortadakina yaklaşıyoruz, yine babam değil.Zaten bir seçenek kaldı.Yaşlıca bir kadın gözlerini bana dikti.Büyük halam Meral mi acaba?Görmeyeli belki on yıl oldu emin de değilim.Gözlerindeki ifadeyi de beğenmedim açıkcası.Kalabalıkta tanıdık birileri olmalı.O kadar yoldan geldik ,yetiştik; birileri hoş geldiniz demeli.Ama kimse bize bakmıyor.Bakanda gözlerini kaçırıyor.Yalnış mı geldik acaba?Doğru mezarlık mı burası?

   Tabutun başına varıyoruz.İsim, babamın ismi.Doğru gelmişiz.Gençce bir kadın ağlıyor.Uzun kestane rengi saçları var.Aynı annem gibi, aynı ben gibi.Kollarında ise küçük bir kız çocuğu,en fazla dört yaşında.Olan bitenin farkında değil.Merakla kalabalığa bakıyor.Kadın;

-Üzülme kuzucum, üzülme yavrucum.Babacık öldü, diyor.Ben sana tek başıma bakarım.Üzülme bebeğim, üzülme kuzucum.

   Annemle göz göze geliyoruz.'Evlenmiş', diyor annem.Ağlamaklı ifadesi gitmiş bir anda.Yüzünde buz gibi bir donukluk-olası 1.son-.Olamaz böyle bir şey.Hem olsa söylerdi bize.Nasıl terk ettiyse evlendiğini de söylerdi.Dayanamıyorum, kadının yanına gidiyorum;

-Başınız sağolsun,rahmetli eşiniz miydi?, diyorum.Kadıncağız sarhoş gibi.Önce beni tanımıya çalışıyor bakti ki tanıdık değilim;

-Evet, diyor.Bu küçükte kızımız.Bir anda bana sarılıp ağlamaya başlıyor.Varlığından ilk kez haberdar olduğum küçük kardeşimle yüzyüzeyiz.

-Allah rahmet eylesin.Başınız sağolsun, deyip annemin yanına gidiyorum.

   Annemin yüzünde yol boyunca,hatta ömrü boyunca süren hüzünden eser kalmamış.

-Demek evlenmiş.Bir de çocuk yapmış.Rezil adam.O burada genç karısı ile yaşarken ben Almanyada gavurların boklarını temizleyip, bıraktığı borçları ödüyordum.Onun yüzünden ne ailem ne akarabam kaldı.Namussuz ahlaksız.Ömrümü yedin,hayatımı yedin...

   Bir taksiye biniyoruz, havaalanı,uçak ve ev.Annem o günden sonra babam konusu açıldığında hiç susmadı.Ama artık geceleri yatağında da ağlamıyor.-olası 2. son-