13 Haziran 2013 Perşembe

alkollü benzetme

*Bira gibiydi; sarışındı, köpüklüydü ve göbek yapıyordu.
*Rakı gibisin. Biraz sulanınca hemen rengin değişiyor.
*Tekila gibiydi; azdı, çarpıcıydı ve ritüelleri vardı.
*O sonra bira, gibisin; pişmanlıklarımı seninle özetleyebilirim.
*Sex on the beach gibisin. Adın ve vadettiklerinin gerçeklerinle alakası yok.
*Klüp rakısı gibisin; kimse yerini dolduramıyor.
*Sen ve ben; tuborg ve efes gibiydik. Özümüz aynı olsa da hayatımız birbirimizin kuyusunu kazmakla geçti.
*Sahte rakı gibi kör etmişti beni.
*Alkolsüz bira kadar yalancısın.
*Likör gibisin; adını herkes bilir de, tadını bilen azdır.

*Alkoliğin evindeki kolonya gibisin. Nasılsa bir gün sana da sıra gelir.

11 Haziran 2013 Salı

müzik kutusu (son durum)

Mutluluğun 77 sırrının 28.’sini okumuştum ve henüz umduğum kadar mutlu değildim. Kitabı kenara koydum ve üç parmağımı alnımda ve şakaklarımda gezdirerek üç parmak masajı yapmaya başladım. Genelde hiçbir doktorun çözemediği ve ‘piskolojik’ diyerek başarısızlıklarını kamufle ettikleri baş ağrıma bir nebze iyi gelirdi ama bu sefer hiçbir işe yaramadı. Hemen youtube’dan üç parmak mesajının nasıl yapılacağını tekrar izledim ve uyguladım. Olmadı. Tekrar izledim, tekrar denedim; tekrar izledim, tekrar denedim; bir daha, bir daha... Olmuyordu. Küfrettim. Hem de uzunca bir küfür. Kendi sesimi duydum ve gülmeye başladım. İyi küfreden insanlar hep daha mutluydu.

Mutluluğun 77 sırrının 35.’sini okurken aklıma üç parmak masajının yaratıcısına mektup yazmak geldi. Çünkü Mutluluğun 77 sırrının 35.’si mektup yazmaktı. Doktorun kişisel internet sitesinden muayenehanesinin adresini buldum ve bir mektup yazdım. Önce İngilizce yazmayı denedim ama İngilizcem yetmedi, İngilizcemi zorladım; bu da beni daha mutsuz etti. En iyisi Türkçe yazmaktı. Hem belki uğraşır çözerdi ya da tanıdığı bir Türk vardı. Denemeye değerdi. Sabah postaneye gidip mektubu gönderdim. Mutluluğun 77 sırrının 36.’sının dediği gibi çalışana önce günaydın dedim, sonra da gününü nasıl geçtiğini sordum. Cevap vermedi

Mutluluğun 77 sırrının 56.’sı yeni insanlarla tanışmak için tek başına bir gece klubüne gitmekti. Kitaba teslim olmuş durumdaydım ve teslimiyetin daha önce tatmadığım bir hazzı vardı. Googledan gece klüplerine baktım ve 'Klapyetmişyedi' diye bir yer gördüm. Bu bir işaret olmalıydı. En havalı kıyafetlerimi giydim ve uçarak mekâna gittim. Damsız da girilebiliyordu. Bu tür yerlere damsız girilmez sanırdım. Mutluluğun 77 sırrının 7.'sinden öğrendiğim gibi kendimden emin ve sıcak bir gülümseme takındım. İçeri girer girmez benim gibi gülümseyen kırmızı deri ceketli çelimsiz bir adam "Dostum! Neredesin sen ya? Kaç zamandır boşladın buraları" dedi. Buraya ilk kez geliyordum ve adım kadar emindim ki bu adamı ilk kez görüyordum ama biriyle karıştırılmış olmak tanışmanın yükünü almıştı omuzlarımdan. Bana daha önce hiçbir erkekle sarılmadığım kadar samimice sarıldı. Adamla havadan sudan konuştuk durduk. Anladığım kadarı ile mekânın sahibiydi. Samimiyetinin altında yatan sebep bu mu diye düşünmedim değil ama öyle sıcak konuşuyorduk ki; telefonunu alırsam rehbere 'kenke' diye kaydedecek durumdaydım.

Mekan ilginçti. Çok klüp gezmesem de buranın apayrı olduğunu sezmiştim. Solda, bizim durduğumuz tarafta, bar vardı ve herkes uzun 500ml’lik plastik bardaklarda bira içiyordu. Bardakların üzerinde şekilli bir şekilde ‘klapyetmişyedi’ yazıyordu. “Biradan başka içki yok mu?”, diye sorduğumda, “ Biradan başka içki mi var? “ diye bir şaka yaptı ve plastik bardaklarımızı tokuşturup sanki gülmeyi keşfeden ilk insanlarmışızcasına gülmeye başladık.

Durmadan gülüyordum; neye, neden güldüğümü analiz edecek durumda da değildim. Mutluluk biraz da kurcalamamaya bakıyordu.


Kaç bardak bira içtiğimi bilmiyordum ama limitimi aştığımı hissedebiliyordum. Barın ortasındaki müzik kutusu o zaman dikkatimi çekti. Asıl kalabalık orada toplamıştı. İnsanlar karışık da olsa sıra bekliyor gibiydiler. Yeni kenkem bakışlarımdaki merakı görmüş olacak anlatmaya başkadı

9 Haziran 2013 Pazar

pazartesi - gözlerim tamamen kapalı

İki haftadır gözlerim kapalı takılıyorum ya, diğer duyularım inanılmaz gelişti pazartesi kilit tanımazları. Suyun kokusunu alıyorum, kaldırımların tadını biliyorum, sineklerin kokularını alıyorum. Vızlamasından bir arının cinsiyetini ve memleketini tayin edebiliyorum. Tetriste yaptığım skolarlar, gözlerim açıkken yaptığımdan çok daha yüksek. Yeni halimi doğada denememek çılgınlık olur diye içimden geçirdim ve evden çıkıp doğaya doğru yürümeye başladım.

*Planlarını başkasının planlarına göre yapmamalı.
*Koyunların tanrısına inanmamalı.
*Çözemediği sorunları görünce; küresel sermayeye, Rokkerfeller ve Rothschildlere sallamamalı.
*Herkesin bir fiyatı olduğu gerçeğini reddetmemeli.
*Çantasında gaz maskesi her zaman durmalı.


Dört gün sonra Beşparmak Dağlarıdaydım. Koştum, vahşi aslanlardan kaçtım, yaralanmış bir fili önce hipnotize ettim sonra filin çocukluğuna indim. Kokusu güzel ağaçların yapraklarını yiyerek hayatta kaldım; nemin kokusunu alıp, bulduğum bir şelalede su içtim; yıkandım. Bildiğiniz arındım. Sonra bir kuytu sezip uykuya daldım. Uyandığımda başımda bir tüp kamyonu korna çalıyordu. Uyku sersemi gözümü açmış bulundum. Sağolsun tüpçü beni evime bıraktı.

4 Haziran 2013 Salı

Türki Ninjalar - Alışveriş Merkezindeki Türbe farklı versiyon

Alışveriş merkezinin içinde türbe var. Şaşırıyorum ama o kadar da çok şaşırmıyorum. Sabo hep beni farklı yerlere götürür. Bu en acayibi ama. İçeri girelim, diyor. Yok, diyorum ama dinlemiyor bir şekilde beni içeri sokuyor. Sabo bildim bileli böyledir, bana istediğini yaptırır; tabağımdaki son dolmayı alır yer, kızamam.

İçeri giriyoruz, tabi önce ayakkabılarımızı çıkartıyoruz. Türbede resmi olan sakallı yaşlı adam içerideki yatakta yatıyor. Boyu en az iki metre on santim olmalı, kırlaşmış sakalları ise yarım metre. Başında el örgüsü, kahverengi bir takke var. Ölü gibi yatıyor ama ölü gibi değil. Yatağının yanında kocaman bir yorgan var. Yorgana basmadan kenardan geçip Sabo’nun otur dediği yastıkların oraya geçiyorum. Kırmızı, sert, rahatsız yastıklar. Ortam da çıt çıkmıyor. Sessizliğe ben de uyum sağlıyorum.

Sabo yanıma oturuyor, yüzünde bir gülümseme var. Türbedeyiz ama ikimizin de aklında dua etmek yok. Sessizliği yerdeki kocaman yorganın açılması bozuyor. Yorganın altında yedi sekiz tane çekik gözlü çıkıyor. Japon mudur, Tatar mıdır, Çinli midir hiçbir fikrim yok ama hepsi de ninja gibi duruyor. Sabo’ya bakıyorum, “ Nasıl ya? Ben bu yorgana basıp geçmedim mi? Bu adamlar orada nasıl durdu?”. Sabo gülüyor, yüzünde şaşkınlık yok. Demek ki çekik gözlüleri biliyor. “ Sen yorganın yanından geçtin, ondan üzerlerine basmadın” diyor. Ninjamsılar yorganın içinden çıktılar, dikildiler, hepsinin üzerinde beyaz bir entari var. Ayağa kalktıklarında dikkat ediyorum da hepsi kısa adamların, beni şaşırtmaktan memnun gibiler.

“ Bu ne ya Sabo?” diyorum, " Kim bu adamlar?”. Adamların Türkî Cumhuriyetlerden geldiğini, özel bir görevleri olduğunu söylüyor Sabo. Özel görev ne diye sormuyorum. Ortam öyle acayip ki bilmek istemiyorum. Bilirim başım ağrır, bilmesem daha iyi diye bir his çöküyor üstüme. Türkî Ninjalarla müslümanca selamlaşıyoruz; Selamın aleyküm, Aleyküm selam. Arkalarındaki camda insanların biriktiğini söylüyor biri. İstediklerini verelim de defolup gitsinler diyor en uzun olan. Ninjalar entarilerini çıkartıyorlar Ninja kıyafeti giyiyorlar. Perdeyi açıp halkı selamlıyorlar ve karate filmlerinde gördüğümüz hareketleri yapıyorlar. İnanılmaz çevikler. Birbirlerine gerçekten de vuruyorlar, birbirlerinin kafasında kiremit kırıyorlar. Sopalar, tuğlalar havalarda uçuşuyor. Bazen elleri, ayakları kafaları bile kanıyor ama durmak bilmiyorlar. Vahşet kelimesinin manasını daha önce bilmediğimi fark ediyorum.

Bu gösteri on dakika kadar sürüyor. Şaşkın şaşkın izliyorum. Saboya bakıyorum onunda yüzünde korkunç bir neşe var. İnsanların camı arkasında izlediği gösteriyi biz sahne arkasından ve çok daha yakından izliyoruz. Kaç yıldır tanıdığım Sabo’yu ilk kez böyle sırıtırken görüyorum. En azından kafa göz kıran Türkî Ninjalar kadar ilgimi çekiyor görüntü. Nasıl bir yer burası ya? Bunlar ne?


“ Sabo burası neresi? Neden beni buraya getirdin?” diyorum. “Hadi çıkalım” diyor. Kalkıyoruz, girdiğimiz gibi saygıyla ve sessizce önce türbe benzeri dükkânı, sonra da alışveriş merkezini terk ediyoruz. Ben bir yalan uydurup gördüğüm ilk dolmuşa biniyorum ve Sabo’dan ayrılıyorum. Beni hep Sabo arar buluşurduk, artık Sabo aramıyor.

3 Haziran 2013 Pazartesi

pazartesi - numaralı kasklılar

Sabah bir kalktım burnumun direği sızlıyor pazartesi isyankarları. Ne lan bu, diye hışımla yataktan kalkıp sokağa döküldüm. Sağ ayağımda farklı bir terlik, sol ayağımda farklı bir terlik; röpdoşambırımın kuşağı yerlerde kokuya doğru yürüyorum. Yaklaştıkça gözümün, burnumun yanması daha da arttı. Baktım olmayacak derin bir nefes alıp nefesimi tuttum, gözlerimi kapatıp diğer duyularımı tam gaz çalıştırıp kırk beş dakika daha yürüdüm.

*Oporçunisti hakaret olarak algılamalı.
*Arabasının arkasında bayrak ve kürek olmalı.
*Delik deşik bir anayasası olmalı.
*Halay durumunda başa geçmeli ve soluna bayan bir arkadaşını almalı.
*7 ölümcül günahtan en az beşine hakim olmalı



Hissettim bir kalabalık var, beni görünce dondular. Zaten hep öyle olur. Kalabalığı yardım, karışımda kafalarındaki kasklarda numaralar olan tek tip kıyafet gitmiş bir grup adam. Ellerinde de silah gibi bir şey. Kokunun oradan geldiği belli. Hemen yarım ton kırmızıbiber istedim. Sonra da bunları ikişerli dizdim ve birbirlerinin burun deliklerine ve gözlerine biber sürdürttüm. İşkence genelde beni sakinleştirir ama bu sefer öyle olmadı. Sağlam da bir dövdüm. Gözlerim kapalı daha yaratıcı kavga ediyorum.

30 Mayıs 2013 Perşembe

hafız süleymanoğlu

Hafız Süleymanoğlu

*Soyadı baskısı
*Rakipler
*Daha önce kaldırdığı ağırlık
*Antrönerlerle dudum.
*Kız arkadaş, sevgili sorunu
*Kazanılacak para
*Şan ve de şöhret


‘Gong!’ sesiyle irkildim. Her zaman daha kötüsünü düşünür ve şükrederdim. O an daha kötüsünü düşünemedim.

Şevki Türkyılmaz

Şevki Türkyılmaz: Ortalama bir tip. Kadınlarla arası genelde iyi. Efendi görüntüsü ve sessiz, mahcup gülüşü ile işi götürüyor. Aslında düşük profilli bir vampir. Kanı seviyor; tanıdı da, kokusunu da. Sadece kadın kanı seviyor. Sert sevişiyor. Muhtaç olduğu kanı kadınlarından elde ediyor. Hijyenik yollarla.