30 Eylül 2013 Pazartesi

pazartesi - kadim sorunlar

Uzun zamandır kadim bir sorunu çözmeyerek gizli bir tembellik içerisindeymişim de farkında değilmişim pazartesi miskinleri. Ellerim cebimde sokakları turlayıp “Ne çözsem, ne çözsem de şöyle keyfim yerine gelse…” diyordum ki; üç kilometre ötede, spor salonundan çıkmış bir kadın gördüm. Çevresi erkek kaynıyor, hepsi ona hayranlıkla bakıyorlardı ama hepsinin de eli burnundaydı. Şöyle derin bir nefes aldım ve olayı çözdüm.


*Pazartesi sabahları erkenden bayrağı göndere çekmeli.
*Başkalarını bana şikayet etmemeli.
*Başkalaşım geçirmemeli.
*”Bence...” ile başlayan cümleler kurmamalı
*Saçlarını arkaya taradığında farklı bir çekiciliği olmalı.
*Eşkıya bir yanı olmalı
*Hiç hıçkırmamalı


Bu son derece güzel ve bir o kadar seksi hanımkızımız spor salonunda köpek gibi terlemiş; haliyle leş gibi kokuyordu. İşte o an aklıma fikir geldi. Ter kokusuyla mücadele edeceğim. İnsanların ter bezleri olmasa terlermezler. Liseyi iki yıla indirsem. Oradan sağlık yüksek okullarına sınavsız geçiş versem. Orada da iki yılda ter bezlerini almaya öğrenseler. Herkesin ameliyata girmesini zaten zorunlu kılarım. 2033’e kadar sorunu çözerim.

29 Eylül 2013 Pazar

Biz babadan böyle gömdük

Dedem. Adı Enginmiş. Ben doğmadan yıllar yıllar önce mesleğini icra ederken, ki baytarmış, hamile bir boğanın doğumunu gerçekleştirirken iş kazası sonucu ölmüş –kafası ezilmiş-. Merhum küçüklüğünde hayvanlarla fazla haşır neşirmiş. Kedi köpek gördü mü dayanamaz sever, hatta fazla sever, canlarını yakarmış. Elinde sopa boyu kadar sokak köpekleri ile kavga eder, sapanı ile kuş vurmaya gider, elinde kaya deredeki balıklara taş atar, karınca yuvalarına su dökermiş. Garip olduğunun herkes farkındaymış elbette. Bakmışlar olacak gibi değil, meslek öğrensin diye baytarın yanına vermişler.

İşi çok çabuk kavramış dedem Engin. Elinin çabukluğu ve yatkınlığı ile nam salmış. En deli hayvanların korkusuzca yanına gidiyor, çağının çok ilerisinde deneysel tedaviler deniyor hatta ameliyatlar yapıyormuş. Tam on yedi yaşındayken de Kurtuluş Savaşı patlamış. El mecbur kendini Doğu cephesinde Ermenilerle savaşırken bulmuş. Baytarlıktan sonra bir diğer iyi yaptığı şey adam öldürmekmiş. Geceleri kimseye haber vermeden cepheden ayrılıp; gözü dönmüş, elleri kanlı döndüğünde bilirlermiş ki dedem yine birkaç Ermeni’nin canını almış. Komutanları bile çok dokunmazmış dedeme.

Savaş bitmiş, dedeme kimse madalya vermemiş; o da memlekete dönüp baytarlığa ve Ermeni katilliğine devam etmiş. Sevilen, korkulan ve şaka yapılmayan bir insan olarak yaşamış durmuş. Halasının kızı ile evlendirmişler. Ölene kadar babaanneme dünyadaki cehennem nimetlerini sunmuş.

Babam. Adı Doğan. Dedem öldüğünde babama kötü bir şöhret, korkulan bir soyadı, bolca para ve birkaç araba dayakla dolu çocukluk anıları bırakmış. Genelde beni dövmek yerine babasının onu nasıl dövdüğünü anlatmayı tercih ederdi. Yediği dayakları o kadar uzun ve ayrıntılı anlatırdı ki; keşke iki tokat atıp gitse diye içimden geçirirdim. Babam, babasının güncellenmiş bir yeni versiyonu gibiydi; her baba oğul gibi.

Küçükken tek başına ormana gidip ağaç kesermiş. Sonra bakmış bu işi çok seviyor; öyle geçinmeye başlamış, oduncu olmuş. Hem kendi ormandan keser hem kendi satarmış. Dükkanındayken muhakkak jilet gibi bir takım elbise giyer ve şapka takar, herkese ise hak ettiklerinden misli misli saygı gösterirmiş. Ama konu kasabadaki rakipleri olunca da onları harcamaktan hiç çekinmezmiş. Binbir çeşit oyun çevirmiş ve yirmi iki yaşında kasabanın,
otuz yaşında şehrin en büyük oduncusu olmuş. Çalışkan ve acımasızmış. Sırf büyümek, daha çok para kazanmak için çok kişinin sırtına basmış, çok kişiyi ezmiş, tüketmiş. O kadar acımasızmış ki; piyasada başka bir rakip oduncunun varlığına bile dayanamazmış. Oyunu pis oynamaktan ve ellerini kirletmekten hiç çekinmezmiş.

Ben kendimi bildiğimde çok paramız vardı. Beni özel okullara gönderirdi. Eve çok geç gelir ve anneme hizmetçisi, bana da veliaht prens gibi davranırdı. Ama ne zaman evimize bir misafir gelsin her şey değişir, dünyanın en örnek ailesi olurduk. Babacımlar, karıcımlar, kocacımlar, aşkımlar havalarda uçuşurdu.

Babamın beklentilerini pek karşılayamasam da tek çocuk olduğum için benden asla umudunu kesemedi. Büyüme planlarının bir parçası olarak bana evleneceğim kadının adını söyledi. Bizde babaya itiraz edilmez, evlendim. Çırağan Saray’ında yapıldı düğünümüz. Biz balayına Tayland’a gittik, Babam o sene hacca gitti. Annem ise evde oturdu.


Ben. Adım Cihangir. Hem babam ve dedem gibiyim; ne de babam ve dedem gibiyim. Ne onlar kadar zekiyim; ne de onlar kadar acımasız. Herkesin uğrunda ömrünü harcadığı şeyler bana doğuştan geldi. Hem şanslıyım, hem şansız; temelde kararsız.

On beş yaşında arabam vardı, on altı yaşında latin bir bebeğin bel boşluğundan kokain çekiyordum. Okumayacağımı anlayan babam bana iş kurup durdu; ben de babamın kurduğu işleri batırıp durdum. Hayata karşı pervasız, umarsız ve umursamaz tavrım sürse de; babamı görünce hep Nirvana’yı görmüş Budist gibi sessiz ve saygılıydım.

Karımla ise hep kavga ettik. Hem sözlü hem de fiziksel. Benzer ailelerden geliyorduk ve ikimiz de seviyorduk kavga etmeyi. Çevremizde insanlar varken birimize laf sokuyor, baş başa kaldığımız da ise tekme tokat dalıyorduk. Dayak yemeyi de dayak atmayı da seviyorduk. Bazen o kazanırdı, bazense ben. Geldiğine geleceğine herkesi pişman ettiğimiz bir doğum günü sonrası; herkes gittikten sonra karıma bir yumruk attım. Göz bebekleri yukarı doğru çıktı ve ölüp, düştü. Ne yapacağımı bilmiyordum, ben de ne yapacağımı bilmediğim zamanlarda yaptığımı yaptım babamı aradım.

Takım elbisesi ve şapkası ile kapımı çaldığında saat gecenin üçüydü. Olaya soygun süsü verdi. Polis benim nerede olduğumu sorduğunda sabaha kadar onun hasta yatağının başında olduğumu söyledi. Defnettik, taziyeleri kabul ettik; ağlamamam metin olmamla ilişkilendirildi.

Demiştim ya; ne babam ne de dedem gibiyim. Cinayet içimi kemirdi durdu. Babam beni tatile gönderdi, haklıydı da, ayakaltında durmam sakıncalıydı. Kendimi yine Tayland’da buldum. Korumam ve şoförümle muhteşem zaman geçirdim. Onları atlattığım da ise kendimi bir dövmecide buldum. O yumruğu çıkarttığım sol koluma Tayca *“ผมฆ่าภรรยาของฉัน  yazdırdım.

O dövmeyi yaptırmak bana muhteşem geldi. Normale dönmesem de normalime döndüm. İlk zamanlar sırf babam görmesin diye onun yanında uzun kollu gömlekler giyiyor, babam yokken dövmemi sergiliyordum. Sonra Serenay dövmemi gördü. Tayca biliyordu ve şantaj konusunda çok başarılıydı. Şimdi beraber yaşıyoruz ve hep uzun kollu kıyafetler giyiyorum.

Oğlum. Adı Buğra. Annesini öldürdüğümde çok küçüktü. Şu an ne yapıyor bilmiyorum ama sezebiliyorum. Ülke ülke geziyor ve kanundan kaçıyor. Parası bitince bana, başka bir isimle kartpostal atar, ben de o adrese para gönderirim.


*Karımı öldürdüm

23 Eylül 2013 Pazartesi

pazartesi - anneannemin perili köşkü

Ne zaman anneannemi rüyamda görsem perili köşkünü ziyarete giderdim pazartesi gulyabanileri. Perili köşk dediğimde aklınıza ne geliyorsa her şey o köşkte var. Kapının önünde oyulmuş cadılar bayramı bal kabakları dahil. Bir ara genç satanistler gelir, tam ayine başlayacaklarken anneannemi görüp tövbe eder, kurbanda kuran kursu için deri toplamaya bile giderlerdi.

*Otobüs duraklarında oturmayı sevmeli
*Hiçbir şeyini kaybetmemeli
*Konuşurken bile detone olmamalı.
*Şerit ih(ti)lali yapmamalı
*Onu gören tüm erkek anaları, oğulları içi iç geçirmeli.
*Günde birkaç kez kıyafetini değiştirmeli.
*Müzik olayını gözünde çok büyütmemeli.


Geçen yaz köşkün en azından önünden geçilebilir bir yer olmasını sağlamak için kendi hayalet avcılarımı toplamaya kadar verdim. İlanıma sadece medyumlar başvurdu. Kısa ve net bir motivasyon konuşmasından sonra ekibimi köşke gönderdim. Benim yanımda çok efendiydiler ama birbirleriyle kalınca bir agresifleşmişler. Sokağı dönünce kavga etmeye başlamışlar ve birbirlerini öldürmüşler. Oysa ne güzel planlarım vardı onlarla ilgili.

19 Eylül 2013 Perşembe

40 model bir yalı

*Bahçede kuş evi var.
*Bahçede renk renk gül ve laleler var.
*Krem rengi porselen fincanlar.
*Beyaz jöntürk bıyıklı, fesli bir dede portresi; tabi ki birkaç madalyalı ve mağrur ifadeli.
*Denizi en güzel gören cam  kenarında iki tane tek kişilik koltuk ve bir sehpa.
*Çerçeveli – küçükken çevresinde oyuncak arabalarımızı yarıştırdığımız- dokuma fars halıları. Özellikle  kırmızı ve vişne çürüğü tonlarında.
*Kitaplar; az ve eski, çalışma masasının solundaki rafta.
*İki dolma kalem çalışma masasında; dik ve çapraz pozisyonda.
*Salonda kristal bir avize.
*Dikiş odası; kasnaklar, iplikler, iğneler, şişler, kumaşlar, kumaş parçaları, danteller ve pedallı dikiş makinası.
*Bahçe duvarını örten sarmaşıklar.
*Mutfaktaki masada oturan hizmetçi, bahçıvan, aşçı, ve şoför. Onlarla oturmayan genç güzel kumral bir dadı.

*Siyah eski model, tertemiz ve cilalı bir araba.

18 Eylül 2013 Çarşamba

hayvan belgeseli yarım hikaye... bir yerlerde kullanılabilir.

Hayvan belgeseli


Ablana söyle belgesellere inanmasın. Hepsi kurgu onların. Önce filin yavrusuna sakinleştirici vermiştir adi belgeselciler. Sonra da aç aslanların önüne atmışlardır. Sonra da başka bir file -illa annesi olması gerekmez, tüm filler aynıdır- biber gazı atıp ağlatmış, en sonrada fona acıklı müziği dayamışlardır.

NLP'ci adası... yarım hikaye

NLP’ler ve kişisel gelişimciler ve yaşam koçları ne sever?  Biliyorum dünyanın en kolay sorusu oldu bu. Para ve para ile alınabilecek her şey. Bu meslek grubunda çalışanları kötülemekle nefesimi harcamayı düşünmüyorum. Benim planım daha net. Onları yok etmek. Onları yok etmenin faydalarıyla da nefesimi harcamayı düşünmüyorum. Dünyanın en kolay ikinci sorusu da bu.


Büyük bir infaz olmalı. Büyük infazlar için en doğru coğrafi şekil bence bir ada. Gerçi İngiltere de bir ada ve hala yok olmadı; o ayrı ama daha küçük bir ada işimi görecektir. Üzerinde devasa ve bol yıldızlı otellerin olacağı bir.....

17 Eylül 2013 Salı

Öznur ve Yakup'un elektriklenmesi

Yakup'un annesi akşamüstü uykusunda öldü. Yakup eve geldiğinde annesinin horlamamasından durumu anladı ve önce uyandırmaya çalıştı. Seslendi, uyanmadı annesi; sonra elini yanağına götürdü, soğuktu. Hemen karşı komşusu Sebahat Teyze'nin kapısını çaldı. Zaten farkında olduğu gerçeği Sebahat Hanım'ın sesinden duyunca birkaç damla ağladı, "Annen ölmüş"

Yakup'un hikayesi çok sıradandı. Evi terk edip daha genç ve güzel bir kadınla evlenmiş, biraz zengin tüccar bir baba; annesinin istemediği adamlarla evlenmiş iki abla ve "Cenazeme bile gelmeyin" diye onları kovan bir anne. Annesine aşık ve onun için tüm ailesine düşman olmuş bir oğul. O küçük Anadolu şehrinde birkaç komşudan başka kimseleri kalmamıştı. Ve şimdi yapayalnız kalmış bir Yakup. Yirmi iki yaşında bir garip çocuk. Kıvırcık saçlı ve karga burunlu.

Sebahat Teyzesi sabaha kadar onunla ve merhum annesiyle beraber oturdu. Merhumun çenesini bağladılar, karnına bıçak koydular. İkisi de çok ağlamadı. "Sabah sen doktoru çağırırsın rapor yazar, oradan da belediyeye gidersin. Ben de Faruk Amcanı camiye sela okutmaya gönderirim, mezarlıkta yıkarız ve öğlene defnederiz, eve gelince de helvasını kavururum, akşama da camiden gelirler hatim indirilir" diye her şeyi kısaca özetledi. Sonra da sordu "Babanla ablanlara sen mi söyleyeceksin yoksa Faruk Amcanı mı göndereyim?", "Ben söylerim", dedi Yakup ama söylemeye hiç niyeti yoktu.

Söylemeye niyeti yoktu ama sela okununca nasılsa duyarlardı. Annesinin vasiyetiydi; "Onlar ne cenaze namazımı kılsın ne de mezarımda fatiha okusun". Yakup'un kafasında bu sesler yankılanıyordu. Annesinin acısından çok babasının ve ablalarının cenazeye gelmelerini nasıl engelleyeceği düşünüp durdu. Düşünürken sabah ezanını okundu. Sabahat Teyzesi "Abdest al da saban namazını kıl" dedi, Yakup da söyleneni yaptı.

Birer bardak çay içtiler ve Yakup yola koyuldu. Doktora haber verdi, adam adresi aldı ve "Yarım saat sonra gelirim", dedi; belediyede de işleri hemen halloldu, cenaze aracı almaya bir saat sonra gelecekti. Her şey tamamdı ama babası ve ablaları sorununu çözememişti. Yolda yürürken "Birazdan sela okunur", diye düşündü. "Oradan duyarlar banane", sonra da "Ya sela okunmazsa", diye aklından geçirdi ve koşmaya başladı. Baldırları yanana kadar koşuyor, sağındaki solundakilere çarpa çarpa, yardıra yardıra gidiyordu. On dakika sonra nefesi kesilmek üzereyken durdu. Karşısında tek katlı bir gecekondu gibi bir şey vardı, çevresi tellerle çevriliydi ve bir kurukafa resminin altında "Trafoya girmek tehlikeli ve yasaktır" yazıyordu.

Sağına soluna hızlıca iki bakış fırlattı ve trafonun demir kapısını itti. Kapı açıktı, kilit ise kırılmış şekilde yerde duruyordu. Merakla tel kapıdan geçip başını trafonun kapısından içeri soktu. İçeride onu gördü. İki elinde de pense, gördüğü tüm kabloları deli gibi kesen; keserken de sanki bir orkestra şefiymiş gibi akıcı hareketler yapan, üzerinde 'iron maiden' yazan siyah bir tişört olan bir garip kız. Düz uzun saçlı, sivri burunlu.

Yakup nefessiz kızı izledi birkaç dakika. Büyülenmiş gibiydi. Kız izlendiğinin ya farkında ya da umurunda değildi. Arada dönerken saçları savruluyor ve kulaklığının kablosu gözüküyordu. Bu akıl almaz gösteri sadece birkaç dakika daha sürdü. Kız sırılsıklam terlemişti, bir sigara yaktı ve Yakup'a dönüp "Sen de bir tane yak" deyip paketi ve çakmağı uzattı. "Ne işin var burada? Kaç dakikadır beni izliyorsun?" 

Daha önce hiç sigara içmemiş olmasına rağmen uzatılan sigarayı yaktı Yakup, "Yeni geldim. Annem gece öldü; ööggh öghh! Babam ve ablalarım selayı duyup cenazeye gelmesin diye ben de elektriği kesmeye gelmiştim." diye durumu olabildiğince net anlattı. Kız gülümsedi "Ben Öznur."

Öznur tüm semtin elektriğini liğme liğme kesmişti hatta öyle ki insanlar iki gün elektriksiz kaldı ama Yakup'un babası ve ablaları cenazeye de geldiler, mezarda elham da okudular.