17 Mayıs 2014 Cumartesi

gazete final öncesi

Adam gibi uyuyamadım. Anlaşılabilir bir tedirginlik var üzerimde. Bir de sesler. Acıktım, bakkala gitmeye karar verdim. Kapıyı kilitledim, demir kepengi taktım, onu da kilitledim. Buraları pek iyi bilemiyorum. Eski bir apartmanın altındaki yirmi metrekarelik, tuvaletsiz dükkanı; kontratsız, birkaç aylığına kiralayalı daha iki gün oldu. Benden önce de iki kardeş kalıyormuş bu dükkanda, amelelik yaparak yaşarlarmış. Onlardan kalma iki tane eski paslı somya ve üzerilerinde yırtık sidikli iki tane şilte var. Çok daha kötü şartlarda da uyumuştum. İlk kez dün sabah geldim ve içeri gözükmesin diye camları bantladım. Ne kadar eğlenceli bir işmiş.

Bakkal şişmandı ve mutluydu. Bakkaların şişman olmasını anlayabilirim ama mutlu olmalarını asla anlayamam. "Bir zarf, bir makas, bir uhu, birkaç beyaz kağıt, tükenmez kalem, iki çift hijyenik eldiven, iki ata ekmeği, iki yüz elli gram beyaz peynir" dedim. Sanki tuttuğu takım şampiyon olmuşcasına bir mutlulukla siparişlerimi hazırladı. "Peynir üç yüz gram olsa olmaz mı?" dedi, sırf mutsuz olsun diye "Olmaz" dedim. Yine de mutsuz olmadı. Her şeyi hazırlayınca "Bir de gazete" dedim "Hangisi?" dedi. "Hepsi aynı değil mi" dedim. Parasını verdim; bakkkaldan ve bakkalın hayatından çıktım.


Dükkana döndüm. Ekmeği kemerime takılı çakımla ikiye böldüm. Peynirleri gelişi güzel doğradım ve iki yarım ekmek hazırladım. Kendiminkini üç lokmada yuttum. Dün heyecandan pek bir şey yememiştim. Dağdayken de öyle olurdu. Şimdiki açlığım dünün borcuydu. Canım çay çekti ama ne demliğim ne de küçük tüpüm vardı. Canımın daha çok çay çektiği ama yine içemediğim zamanlar da olmuştu.


Gazetenin sürmanşeti "İç İşleri Bakanından Haber Alınamıyor" idi. Haberin ayrıntılarında nasıl kaçırıldığı yazıyordu. Ankara - Bolu otobanında sivil plakalı otomobiliyle seyrederken kaçırılmıştı. İki güvenlik görevlisi ve eşi öldürülmüştü. Arkasındaki eskort araba ise hiçbir şey görmemişti. Fidye için mi yoksa siyasi bir amaçla mı kaçırıldığı bilinmediği gibi, kaçıranlar da henüz bir açıklama yapmamıştı.


Başka bir haberde ise Ankara Emniyet Genel Müdürü'nün "Elimizden geleni yapıyoruz" açıklaması vardı. Ona göre bakan hala yaşıyordu. Bir terör suçu olma ihtimali de vardı ve ülkemiz asla teröre boyun eğmeyecekti. 


Sonra gazetenin başka bir sayfasını açtım, burada ilgimi çeken bir şey yoktu. Sayfa üç parçaya ayrılmış gibiydi. Bir parçasında sinema reklamları vardı. Ellerinde silahlar olan iki güzel kız ve ortalarında yakışıklı bir adam afişteydi. Afişin altında at yarışı bülteni vardı. Beygir piyangosundan da hiç anlamam. Bültenin çaprazında ise büyükçe bir ölüm ilanı vardı. Ensesi kalının biri ölmüştü. İlanın sonunda "...20 Şubat salı günü (yarın) Şakirin Camii'nde (Karacaahmet) kılınacak ikindi namazından sonra Karacaahmet Mezarlığına defnedilecektir" yazıyordu.



Dakikalarca gazeteyi okumaya devam ettim ama aradığım şey yok gibiydi. Neşeli, şişman bakkaldan neden bir gazete aldım diye hayıflanırken bir köşe yazısında aradığımı buldum. "Ekonomik krizleri konuştuğumuz zaman kaçırdığımız en temel nokta Kemal Derviş döneminde temeli atılan dalgalı kur sisteminin görülür ve görülmez faydalarıdır..." yazıyordu. Hayatımda ilk kez ekonomi yazısı okuyordum. Yazının devamında "Ayakları yere basan bir ekonominin olmazsa olmazlarından biri de komşularımızın; komşu olduğu diğer ülkelerle yaşadığı problemlerde ara bulucu misyonumuzu korumaktır..." diye devam ediyordu. Yazarı beğenmiştim, daha sonra da yazılarını takip etmeliyim diye düşündüm.

Spor sayfasında ise kocaman bir Messi resmi vardı. Altındaki haberde "Sezon sonunda yıllık 2 Milyon  dolara  Fenerbahçe ile  anlaşmak üzere yazıyordu". Dünyanın en iyi futbolcusunun bu hallere düşmesine çok üzüldüm. O bar kavgasına karışmayacaktı, o trafik kazasını yapmayacaktı, gül gibi karısını o manken için terk etmeyecekti ama en önemlisi o penaltıyı Panenka stili kullanmayacaktı. Hayır vur topu sol alt köşeye! Messisin sen ya! Neyse..


Haberinde devamında Messi'nin, kulübü Newell's Old Boys Başkanına "Eğer beni bırakmazsanız FİFA'ya UEFA'ya CAS'a hatta İsviçre Federal Mahkemesine giderim. Hatta ölürüm de Fenerbahçe'den başka kulüpte oynamam" diyordu.

Eldivenlerimi taktım, elime makası aldım. Yukarıda altını çizdiğim kelimeleri eski bir uzman çavuşa yakışır intizamla kestim; sırası ile kağıda yapıştırdım, katlayıp zarfa koydum. Cebimden çakımı yine çıkarttım. İç İşleri Bakanı'nın sağ el serçe parmağını ilk boğumundan kestim. Kesik parmağı eldivenin içine koydum ve düğümledim. Diğer eldivenle de kesik parmağının üstüne turnike yaptım. Kesik parmağı da zarfa koydum. Zarfa meclisin adresini yazdım ve postaladım.

15 Mayıs 2014 Perşembe

gazete giriş

Adam gibi uyuyamadım. Anlaşılabilir bir tedirginlik var üzerimde. Bir de sesler. Acıktım, bakkala gitmeye karar verdim. Kapıyı kilitledim, demir kepengi taktım, onu da kilitledim. Buraları pek iyi bilemiyorum. Eski bir apartmanın altındaki yirmi metrekarelik, tuvaletsiz dükkanı; kontratsız, birkaç aylığına kiralayalı daha iki gün oldu. Benden önce de iki kardeş kalıyormuş bu dükkanda, amelelik yaparak yaşarlarmış. Onlardan kalma iki tane eski paslı somya ve üzerilerinde yırtık sidikli iki tane şilte var. Çok daha kötü şartlarda da uyumuştum. İlk kez dün sabah geldim ve içeri gözükmesin diye camları bantladım. Ne kadar eğlenceli bir işmiş.

Bakkal şişmandı ve mutluydu. Bakkaların şişman olmasını anlayabilirim ama mutlu olmalarını asla anlayamam. "Bir zarf, bir makas, bir uhu, birkaç beyaz kağıt, tükenmez kalem, hijyenik eldiven, iki ata ekmeği, iki yüz elli gram beyaz peynir" dedim. Sanki tuttuğu takım şampiyon olmuşcasına bir mutlulukla siparişlerimi hazırladı. "Peynir üç yüz gram olsa olmaz mı?" dedi, "sırf mutsuz olsun diye "olmaz" dedim. yine de mutsuz olmadı. her şeyi hazırlayınca "bir de gazete" dedim "hangisi?" dedi. "hepsi aynı değil mi" dedim. parasını verdim ve bakkkaldan ve bakkalın hayatından çıktım.

Dükkana döndüm. ekmeği kemerime takılı çakımla ikiye böldüm. peynirleri gelişi güzel doğradım ve iki yarım ekmek hazırladım. kendiminkini üç lokmada yuttum. dün heyecandan pek bir şey yememiştim. dağdayken de öyle olurdu. şimdiki açlığım dünün borcuydu. Canım çay çekti ama ne demliğim ne de küçük tüpüm vardı. Canımın daha çok çay çektiği ama yine içemediğim zamanlar da olmuştu.

Gazetenin sürmanşeti "İç İşleri Bakanından Haber Alınamıyor" idi. haberin ayrıntılarında nasıl kaçırıldığı yazıyordu. Ankara - Bolu otobanında sivil plakalı otomobiliyle seyrederken kaçırılmıştı. İki güvenlik görevlisi ve eşi öldürülmüştü. Arkasındaki eskort araba ise hiç bir şey görmemişti. Fidye için mi yoksa siyasi bir amaçla mı kaçırıldığı bilinmediği gibi, kaçıranlar da henüz bir açıklama yapmamıştı.

Başka bir haberde ise Ankara Emniyet Genel Müdürü'nün "Elimizden geleni yapıyoruz" açıklaması vardı. Ona göre bakan hala yaşıyordu. bir terör suçu olma ihtimali de vardı ve ülkemiz asla teröre boyun eğmeyecekti. 

Sonra gazetenin başka bir sayfasını açtım, burada ilgimi çeken bir şey yoktu. sayfa üç parçaya ayrılmış gibiydi. bir parçasında sinema reklamları vardı. Ellerinde silahlar olan iki güzel kız ve ortalarında yakışıklı bir adam afişteydi. Afişin altında at yarışı bülteni vardı. beygir piyangosundan da hiç anlamam. Bültenin çaprazında ise büyükçe bir ölüm ilanı vardı. Ensesi kalının biri ölmüştü. İlanın sonunda "...20 Şubat salı günü (yarın) Şakirin Camii'nde (Karacaahmet) kılınacak ikindi namazından sonra Karacaahmet Mezarlığına defnedilecektir" yazıyordu.


Dakikalarca gazeteyi okumaya devam ettim ama aradığım şey yok gibiydi. neşeli şişman bakkaldan neden bir gazete aldım diye hayıflanırken bir köşe yazısında aradığımı buldum. "Ekonomik krizleri konuştuğumuz zaman kaçırdığımız en temel nokta Kemal Derviş döneminde temeli atılan dalgalı kur sisteminin görülür ve görülmez faydalarıdır..." yazıyordu. Hayatımda ilk kez ekonomi yazısı okuyordum. Yazının devamında "Ayakları yere basan bir ekonominin olmazsa olmazlarından biri de komşularımız; komşu olduğu diğer ülkelerle yaşadığı problemlerde ara bulucu misyonumuzu korumaktır..." diye devam ediyordu. yazarı beğenmiştim, daha sonra da yazılarını takip etmeliyim diye düşündüm.

Spor sayfasında ise kocaman bir Messi resmi vardı. Altındaki haberde "Sezon sonunda yıllık 2 Milyon  dolara  Fenerbahçe ile  anlaşmak üzere yazıyordu". Dünyanın en iyi futbolcusunun bu hallere düşmesine çok üzüldüm. O Bar kavgasına karışmayacaktı, gül gibi karısını o manken için terk etmeyecekti, 

bakan elimizde.Yarın kaçırdığım yere 2 milyon dolar bırakmazsanız ölür.7

11 Mayıs 2014 Pazar

pazartesi - fasulye sırığı

Çocukluk insanın hayatına hükmedemediği zamanlardır pazartesi küçük prensesleri. Benim de öyle bir dönemim ne yazık ki oldu. Salak saçma kıyafetler giydim, misafir gelince odamdan çıkmak zorunda bırakıldım, annemin gün arkadaşlarının çocukları ile oyun oynamaya zorladım, bakkala çakkala gönderildim hatta önlük giydirilip okula bile gönderildim. O ızdırap dolu üç günü asla unutamayacağım; bir de müdürün bana diplomamı verirken öğretmenime sarılıp hüngür hüngür ağlamasını.

*Çok sağlam bir iki yumruk yemişliği olmalı.
*Oto hırsızlığına “Tabutta Roveşata” tadında ilgi duymalı.
*Huzur umudunun peşinde koşmamalı.
*Ne olur ne olma diye beslediği birkaç gardiyan olmalı.
*Gazeteyi çok hışırdatmamalı.
*Gördüğü her güvenlik kamerasına tebessümle hareket çekmeli.
*İstediği zaman çok korkunç hikayeler anlatabilmeli.


Geçenlerde canım biraz kötü hatıra çekti ve ben de ne yapsam derken tripörtörüm beni ilkokuluma götürdü. Okulum cidden biraz garipti. Her uğradığım devlet dairesi gibi okula adımı vermişler ama ikinci kattan göğe doğru yükselen fasulye sırığına şaşkınlıkla baktım. Müdür hala aynı müdürdü, beni görünce önünü ilikliyerekten koşarak geldi. “Bu sırık ne iş müdür?” dedim. Benim o üç günlük eğitimimde fasulyeyi ıslak pamuğa koymak varmış. İşte benim fasulye büyüyüp göğe yükselmiş. “Bir tırman bakalım ben orada mıyım?” dedim. Müdür de “Emir telakki ederim” dedi ve tırmanmaya başladı. 

Onur Çok Mutsuzdu

Onur Çok Mutsuzdu

Onur o gece eve hiç adeti olmadığı halde geç dönmüştü çünkü Onur o akşam üstü nişanlısı tarafından çok fena terk edilmişti. Geldi mi üst üste gelirdi zaten. Kedisi de onu geçen ay, erkek bir kedi için terk etmişti. Anne ve babası ise dünyayı geçen yıl birer ay aralıklarla tercihen terk etmişlerdi. Onur çok mutsuzdu. Eve gelir gelmez alışkanlık olarak bilgisayarını açtı; karşısına oturdu ve Google’a “neden” yazdı. Yaklaşık yüz on yedi milyon sonuç vardı ve en üstteki Gece Yolcuları’nın Neden şarkısının klibiydi. Tıkladı ve dinlemeye başladı.

Sonra bir daha dinledi, sonra bir daha. Sadece “Neden, neden, neden?” kısmına eşlik ediyordu. Sonra sıkıldığını hissetti şarkıdan, akşamüstü nişanlısı da aynı şeyi söylemişti. “Sıkıldım”. Google’a “neden herkes beni terk ediyor” yazdı. Bu sefer ekranda ntvmsnbc.com adresinden Aşkın Draması diye bir yazı çıktı. İlişki terapisti Fatoş Cömert yazmıştı. Okumaya başladı. Okudukça daha bir canı yandı. İlk kısım sanki onu anlatıyor gibiydi. Zaten sonrasını çok anlamadı da. Uzun uzun okumak için doğru bir gece değildi, zaten Onur yılda bir kitap okurdu. Kalktı bir kahve koydu.

Kahvesini içerken bu kez Google’a “Ayten neden beni terk etti” yazdı. Çünkü Ayten Onur’u terk ederken neden terk ettiğini söylememişti. Aslında bir şeyler gevelemiş ve içinden çıkamayınca Onur’u suçlamıştı ama tam bir neden söyleyememişti. Ağlamıştı da ve ağladıkça çirkinleşmişti. Sonra da masadan hızlıca kalkıp arkasına bile bakmadan tak tak topuk sesleri ile uzaklaşmıştı. Google’dan çıkan sonuçlar hiç ilgisini çekmedi. İlk sayfada bir Nazlı Eray hikayesi vardı. Onu da yarım yamalak okudu, Onur tam bir yarım yamalak okuyucuydu. Milyon tane Ayten var tabi ya, dedi kendi kendine.

Daha belirgin olsun diye “Ayten Arslan neden beni terk etti” yazdı ama daha belirginsiz oldu. Çıkan iki yüz seksen dokuz bin sonucun ilk onuna baktı ve hiçbir şey bulamadı. Belirsizlik devam ediyor ve bu canı daha bir sıkılıyordu. Kesin biri var, dedi. Yoksa beni terk etmezdi. Garanticidir Ayten. Telefonunu aldı ve hışımla Ayten’i aradı ama Ayten çoktan Onur’un numarasını engellemişti. Bir gün için bu kadar kötü haber yeter be, dedi kendine kendine. Bu kadar da insanın üstüne gelinmez! Bitmiş kahvesinin kupasını duvar fırlattı. Hemen Google’a “Eski sevgili için ağır sözler” yazdı. İnternet asıl böyle bir şey inanılmaz bir kaynaktı. Facebook sayfaları ve sözlüklerde neler neler buldu; yüzlerce söz okudu, en beğendikleri:
-Otopsi istiyorum hayallerime, kurduğum düşlerim eceliyle ölmüş olamaz.
-Sen benim gözümde hep bir hiçtin. Senden nefret etmiyorum. Sana o kadar yoğun duygular beslemem imkansız.
-Beni asla unutamayacaksın, kocanla yatarken bile aklına ben geleceğim.
-Senin ateşinde kimler yanar bilemem ama benim denizimde senin gemin battı.
-Yanlış öğretmişler sana çocuk, çok sevgili yapınca kaliten artmaz, şerefin azalır!
-Elimde bir jilet, önümde bir bilek, aklımda bir soru, ölürsem kim üzülecek.
-Benim için zaman kaybıydın.

Bun sözlerin hepsini, sonları üçer beşer ünlem işareti koyarak Facebook ve Twitter sayfasında paylaştı. Daha önce de kendini iyi hissetmek için yaptığı bir çok şey gibi bu da ters tepti ve sonunda kendisini çok kötü hissetti. Hem de hiç hissetmediği kadar, her zerresiyle; utandı ve nefret etti kendisinden. Bu kadar çok terk edilmeyi ne anlayabiliyor ne de atlatabiliyordu.

“Ben ölsem kim üzülür” yazdı bu sefer de Google’a. Google önce bir süre cevap vermedi, sonra da; bağlantı hatası, sonuç bulunamıyor dedi. Ben de öyle düşünmüştüm, dedi Onur kendi kendine. Sonuç bulunamıyor.


Sonuç  bulunamadığında saat gecenin dördünü gösteriyordu. Ok gibi fırladı yerinden, balkona çıktı ve çamaşır iplerini sökmeye koyuldu. Yıllardır açılmamış; kar görmüş, don görmüş, yağmur görmüş, güneşin altında kavrulmuş düğümleri çözmesi yarım saatini aldı. Parmak uçları acıdan yanıyordu ve terden sırılsıklam olmuştu. Onur hayatında hiçbir şeyi bu kadar yüksek bir konsantrasyon ile yapmamıştı. Elinde on metreden uzun ip bilgisayarının karşısına oturdu ve Google’a “İdam ipi nasıl hazırlanır” yazdı.

29 boyundan büyük cümle

Ahlak’ın tersi –sız eki ile olmamalıdır.
Bulmak arama eylemini onurlandırmaz.
Canı sıkılmayanın mutluluğu silik kalır.
Çay eğer ağaçta yetişseydi, tüm dünya orman olurdu.
Dağlar gücünü yüksekliğinden değil öfkesinden alır.
Eğer insanlar ölecekleri günü bilselerdi; yılların, günlerin değil anların, nefeslerin değeri daha yüksek olurdu.
Formüllerle açıklanabilecek kadar kolay olsaydı keşke hayat, ezberler geçerdik.
Gözyaşları şifa olmalı çocukların, yanakları ıslandıkça ömürleri uzasın.
Ğ ayrımcılığın simgesidir!
Hayat’ın harflerinin içinden Hata’nın çıkması elbette tesadüf olamaz.
Irmakları kıyılarına kırılmalı bütün evler; ki camından suyun akışını izleyen biri kendini hayatının akışına bırakamaz.
İzbe yerlerde saklanır gerçek. Hem zor bulunmak, hem de cesur kişiler tarafından bulunmak için.
Jandarma polisten daha ahlaklıdır.
Kandan en çok tadını ve kokusunu bilemeyenler korkar.
Liyakat madalya ile değil; deneyim ve hatıralar ile ölçülür
Mazinin gönlünde yara açmadığı kimsenin gözyaşları samimi olamaz.
Neden, sorusunu sorduğun kadar farkındasındır.
Orakla Azrail’in hayalini kurmak, üç dişli yaba ile Poseidon’un hayalini kurmaya benzer.
Ölüm hakkında konuşmadığın her gün, filminin sonunda ne kadar şaşıracağının göstergesidir.
Parfümü çok sıkmış bir kadınla asansörde kalmak, parfüm sıkmamış bir kadınla asansörde kalmaktan iyidir.
Ruh hakkında düşünmeyen kişi ufku ne kadar geniş olabilir ki?
Sineklerin avize etrafında dönmesi kadar zavallıca bir durum doğada yoktur.
Şans sadece şansızların inandığı bir şeydir.
Toprağın kokusunu sadece yağmur yağdığında almak tükenişimizi sembolüdür.
Uzakta bakınca hemen her şey küçüktür; yaklaşmadan hiçbir şeyin gerçek boyutlarını göremeyiz.
Üzülmek için başımıza kötü bir şey gelmesi mi gerekli?
Var olup olmadığımızı anlamın tek yolu, yok olduğumuzda dünyada nelerin değişeceğini hayal etmektir.
Yerçekimi kanunu dünyadaki en adil kanundur.

Zaman hakkında ne zaman konuşsam, zamanın nasıl aktığına şaşıyorum.

4 Mayıs 2014 Pazar

pazartesi - dilek ve şikayet kutuları

Kötü niyetli olsa da, yeteneğini kötülük için kullansa da; zeki insanı seviyorum pazartesi dönüşümcüleri. Zeka için iyi ya da kötü kavramı, aptal için olduğu kadar keskin olmayabilir. Yine zeki insan başta kötü gibi gözüken bir durumun iyi ile nihayetleneceğini görebilir ama aptal göremediği için hemen yaftalar. Perşembe beş çayıma kırıkkırak batırırken böyle bir durumla karşılaştım işte.

*Endişeye umut vermemeli.
*Bir kitap okuyup hayatının değişeceğine inanmalı.
*Küçükken pamuk prensescilik oynarken hep cadı olmalı.
*Sıra beklemeye tahammülü olmalı.
*Robot dansını eski model bir robot gibi yapabilmeli.
*Kiremitleri değiştirebilmeli.
*Suçla bireysel mücadelesini sadece ego tatmini için yapmalı.



Adamın biri şehirlerin merkezlerine dilek ve şikayet kutuları koymuş ve dilek ve şikayetlerin bana iletileceğini söylemiş. Tabi o kutular dolmuş dolmuş, taşmış. Sanki işin içinde bir kötülük var gibi duruyor değil mi? Ama oturup düşündüm de, adamın bu işten nasıl bir faydası olabilir ki? Muhtemelen o kağıtları geri dönüşüme götürüp ağaç katliamını engellediği gibi aynı zamanda dünya kadının edebi yönünün gelişmesini sağlıyor. Dikkat ettiyseniz adamı dövmüyorum.

30 Nisan 2014 Çarşamba

KOMODO’NUN GEMİSİ

                                               KOMODO’NUN GEMİSİ
-thich quang duc’a -                         
Kendinden su terazili malayı duymuşsunuzdur ya da çektiğinizde okyanus esintisi yaratan sifonu peki horlamayı önleyen atletleri hatta piknik tüplerle entegre çalışan mangalları? Hepsi Yıldırım’ın babasının hem projelendirdiği hem de pratiklendirdiği şeylerdir. Vurgulamaya gerek yok sanırım; Yıldırım’ın babası çok zeki bir insandır, annesi ise babasının halasının kızıdır. Yıldırım babasından yeni bir şey bulmaya olan derin merakı, annesinden ise babasına olan hırsını alarak büyümüş. En pahalı kolejleri sonunculukla bitirmiş, asla sonuçlandıramadığı yüzlerce hayal kurmuş, iki kez evlenip, bir o kadar boşanmış ve otuz yaşına gelmiş.

Babası, Yıldırım’ı sadece oğlu olduğu için - başka çocuğu yok - seviyordu ve asla işlerine karışmasını istemiyordu. Daha önce verdiği kısa süreli genel müdürlük görevinde şirketleri bol sıfırlı miktarda zarara sokmuştu, iki yıl geriye götürmüştü. Beni de sadece bu iş için tuttu. Görevim Yıldırım’a yeni projelerinde yardımcı olmak ve mümkün olduğunca az para batırmasını sağlamaktı. Hatta sırf Yıldırım beni sevsin, benimle ortak bir payda bulsun diye babası birkaç kez benim kalbimi çok fena kırdı ve rencide etti. Kabul ediyorum adam çok zeki, Yıldırım artık beni çok seviyor hatta kardeşi gibi görüyordu; bana küçük ve saçma lakaplar dahi takıyordu.(Freddy, Marşal, Tomister, Juha)

Yıldırım’ın aklında büyük akvaryumlar kurup müşterilere hem olta atma, hem de yemek yeme keyfi veren balık lokantaları zinciri fikri vardı. O olmadı diğer fikri ise devekuşlarını yarıştırmak ve insanların bunlara para yatırmasını sağlamaktı. Hatta devekuşlarının sırtına kedi ya da tavşan oturtup işe sempati katacaktı, devekuşlarına gözlük bile taktırmayı düşünüyordu. Sülük tedavi merkezi, bufaloların çektiği faytonlarla şehir turu, servisi şempanzelerin yaptığı bir natura bar, her eve bir kaplumbağa projesi... Kafası gerçekten çok ama boş çalışan bir adamdı ama için için farklı ve yeni bir şey üretmeye dayalı düşünce sistemini takdir de etmiyor değildim. Sonra bir gece sabaha karşı üçte üzerinde zengin pijamaları ile kapıma dayandı ve “Yüzyılın projesini buldum!” dedi.

Tamam son yüzyıldaki tüm fikirlerden iyi değildi ama son otuz yıllık Yıldırım fikirlerinin açık ara en iyisiydi. “Adını Nuh’un Gemisi koyacağım. Yüzen bir hayvanat bahçesi. Çıkma bir şilep nasılsa buluruz. Hatta uçak gemisi. İçine kafesleri yaparız. Hayvanları koyarız ve şehir şehir gezeriz. Hem evden çıkmadan araştırdım, en uzun hamilelik fillerde, o da 660 gün. Filler her batında tek çocuk doğursa, üç buçuk yıl sonra iki filimiz olur. Diğer hayvanlar da doğuracak. Hemen ikinci gemi. Sonra üçüncü. Sonra hayvanları satarız da, Arap milyonerler aslan besliyormuş bahçelerinde. Hem ne masrafımız olacak ki? Piyasa veteriner kaynıyor. Yem de sorun olmaz. Balık tutarız bir yandan, düşünsene hayvanların kaçma riski de yok.”

Açıkcası benim de aklıma yattı. Baktık daha önce yapılmamış. Konuyu babasına açtık, kem küm etti ama o da kabul etti. Bize gayet yüklü miktar para verdi ve asla geri ödenmeyeceğini bildiği halde bir ödeme planı bile çıkarttı. İyiliğini bilmem ama baba adamdı.

Bir çift fil ne kadar pahalı tahmin edemezsiniz. Zürafa, su aygırı, kanguru, sırtlan... İlk planda büyük, vahşi ve az görülen hayvanlar almaya karar kıldık. Şilep işi çok basit yürüdü, çıkma bir şilepçiği ucuza kapattık ve fikrin ortaya atılmasından üç ay sonra her şey hazırdı. Reklam işi kendi kendine oldu; bazı ilkokulları bedava davet ettik, zaten basın habere saldırdı; çocuk programları, ana haberler, gündüz kuşağı kadın programları... Yıldırım’a röportaj esnasında ‘Nuh Bey’ diyorlardı ve Yıldırım bundan hiç rahatsız olmuyordu. İlk altı ayın sonunda kar bile eder olduk. Önce şehir şehir, sonra ülke ülke gezmeye başladık. Gittiğimiz dördüncü ya da beşinci ülkeydi Japon’ya.  Bizi sanki yıllardır bekliyormuşcasına karşıladılar.

11 Haziran Salı günü ziyaretçilerimiz hiç olmadığı kadar fazlaydı. Herkesin elinde fotoğraf makinaları ve kameraları vardı, kimsenin yüzünü göremiyorduk. O sene Japonya’da Zürafa yılı olduğu için jest olsun diye zürafaları orta kafese aldık. İki tane zürafamız vardı. Yıldırım onlara neden bilmem “thich quang” ve “duc” isimlerini vermişti. Asgari ücretle çalıştırıp sigortasını yapmadığımız daha sonra ortaya çıkan bir çalışanımız; belki kasten, belki dalgınlıkla; kafesi kilitlemediği için zürafalar kafeslerinden kaçtılar çevrelerindeki hiçbir insana zarar vermeden koşarak denize atladılar. Boğulurken ikisi de ne hareket ediyor ne de çırpınıyordu ve o an yüzlerce kamera anı kaydediyordu.

On beş dakika sonra tüm dünya intihar eden zürafaları konuşmaya başladı. Görüntüler milyonlarca kez izlendi. Daha bir gün geçmeden Japonya hükümeti ülkelerini terk etmemizi gayet tehditkar bir şekilde söyledi. Sadece Japonya değil, tüm dünya bize sırtını dönmüştü. Yakıt ve yiyecek almak için uğrayacak liman bulmakta bile zorlanıyorduk. Türkiye’ye döndüğümüzde olayın üzerinden beş ay geçmişti ve basın bizi linç etmek için hazır kıta bekliyordu. Yıldırım’a basınla konuşmamasını söylediğim halde dinlemedi. Tüm tuzak sorulara yakalandı ve olduğundan da daha vicdansız bir durumuna düştü. Hayvanların Gardiyan’ı diyorlardı ona. Babası basın karşısına çıkıp göz yaşları ile oğluyla yeteri kadar ilgilenemediğini söyledi ve yaklaşık bir hafta sonra kaymayan fayanslarını piyasaya sürüp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti. Annesinin Yıldırım’a nazikçe bir süre görüşmelerinin sakıncalı olacağını söylediğinde ben de oradaydım.

Nuh’un gemisine bir ziyaretçi bile gelmiyordu ve paralar suyunu çekmişti. Babası da işleri kötü etkilenir diye yardımı kesince Nuh’un gemisinde kıtlık başladı. Yıldırım önce hayvanları satmayı düşündü ama kimse bırak onunla alışveriş yapmayı, selam bile vermiyordu. Çalışanları işten çıkarttı ve koca gemide tek başına çalışmaya başladı. Telefonları açmıyordu ve bunu doğal karşılıyordum. Ben de kendime başka bir iş buldum.

Haftalar sonra Nuh’un Gemisi On İki Ada'dan birinde kıyaya vurmuş olarak görüldü.


Nuh gemide yiyecek tükenince tüm kafesleri açmış ve kendisi de hiç saklamadan olacakları izlemeye koyulmuş. Önce geyikleri yemişler, sonra maymunları, maymunlar da bitince loeparlardan biri Nuh’u öldürmüş. Otobur bilinen filler bile yokluktan kanguruları yemişler. Köpekleri yılanlar yemiş; yılanları ise kaplumbağalar. Sonra kaplumbağalar da denize atlamışlar. Sırtlanlar ve Komodo Ejderleri bir süre leşleri yemiş, sonra Komodo Ejderi sırtlanları yemiş. Filleri, su aygırları öldürmüş; su aygırlarını ise ayılar. Gemideki vahşetin boyutu akıl almaz boyutlardaymış. Tavşanlar ve kediler günlerce direnmişler ama sonra bir arbedede ezilip gitmişler. Koalalar günlerce bayrak direğinde olanları izlemişler, güçleri tükenip yere indikleri anda karınca yiyenleri daha yeni yemiş olan aslan tarafından paramparça edilmişler. On gün sonra, sadece üç hayvan hayatta kalmış. Üç dişi; bir aslan, bir ayı ve bir Komodo Ejderi. Aynı anda birbirlerine saldırmışlar. Ayı, aslanın boynunu, Komodo  Ejderinin de çenesini kırmış ama en sonunda kazanan Komodo Ejderi olmuş. Nuh’un Gemisi kıyıya vurduğunda hayatta bir tek o varmış. Gemi artık Nuh’un değil, Komodo’nunmuş.