27 Haziran 2015 Cumartesi

Altıpatlar

Altıpatlar
Allahverdi’ye bir gün Allah gerçekten bir silah verdi. Gece üçü on dört geçe uyandığında yastığının altındaydı altıpatlar. Daha önce gerçek silah görmemiş de olsa yabancılamadı. Belki üç yaşından beri bilgisayarda adam öldürmediği gün yok gibiydi. Kurşunları çıkartı, emniyeti var mı yok mu diye baktı; eski bir silahtı, yoktu, şaşırmadı. Parmağında çevirmeye başladı kovboy filmlerindeki gibi. Sağa sola nişan aldı, tetiğe basmadan ağzından dıkşın dıkşın sesleri çıkarttı sessizce. Sanki silahla doğmuş gibiydi. O gece silahı eline aldığı an Allahverdi’nin, amel defteri açılmıştı ve bilmiyordu ki o gün hayatının son günüydü. Allahverdi on iki yaşından gün alıyordu.
Oynadı silahla biraz, babasının aldığı oyuncak silahlara benzemediği aşikardı; daha soğuk ve daha ağırdı; muhtemelen gerçekti ama emin olması içi ateş etmesi lazımdı. Tam altı tane kurşunu vardı. Silah Alaaddin’in lambasındaki cinin üç dilek hakkı vermesi gibi ona altı kurşun vermişti. İstese de başka kurşun bulamazdı, en azından yakın gelecekte. Bunları düşündü ve altı kurşundan birini silahın gerçek olup olmadığını anlamak için denemeye karar verdi. Kalktı, her zamanki gibi sessizce evin kapısını açtı ve parmak uçlarında apartmandan çıktı. Bunu daha önce de yaptığı için tecrübeliydi. Annesi ve babası çok sesli horladıklarından uygun zamanı kestirmek çok kolay oluyordu. Silahı denemek için en uygun yerin sahil olduğunu düşündü. Şezlonglardan birini dik koyup denize doğru ateş edecekti. Hem bu sayede kimse yaralanmazdı da. Elinde altıpatları koşarak sahile indi ve tahta şezlongu dikti. On metre kadar geri çekildi. Silahını sağ eline aldı, şezlonga doğrulttu ve ateş etmek için tetiğe tüm gücüyle batı. Tetik çok sertti. Ateş almadı. Gücü yetmedi Allahverdi’nin. Sonra sol eliyle de tuttu ve iki işaret parmağının gücüyle ıkına ıkına tetiğe bastı. Bomba batlar gibi bir ses çıktı. Altıpatlar Allahverdi’yi geriye doğru çok sert bir şekilde itti, üç dört adım geri gitti savruldu ve beşinci adımda düştü. Silah hala elindeydi. Kalktı ve şezlonga baktı, kocaman bir delik vardı.
Yine elinde silahı koşarak eve geri koştu ve sessizce yatağına girdi. Elindeki silah gerçekti. Silahını hiç elinden bırakmıyordu. Güneş doğuyordu ve Allahverdi yatağında elinde silahı öldüreceği kişileri ve hava atacağı arkadaşlarını düşünüyordu.
Beş kurşunu vardı. Bu da en fazla beş kişi demekti. Düşündü, öldürmek istediği beş kişi yoktu. Kendini bir bok zanneden müdür muavinini öldürmek istiyordu ama o yaz tatili olduğundan memleketine gitmiş olmalıydı, Eylül’e kadar iki ay beklemesi lazımdı. Fener’in şampiyonluk maçında kırmızı kart gören Dia’yı öldürmek istiyordu ama o da başka bir ülkedeydi ve bir daha Türkiye’ye geleceği meçhuldü. Bir de Arzum’u öldürmek istiyordu. Kendini bildi bileli Arzum’dan nefret ediyordu.
Sabah kalkar kalkmaz Serkan’ı arada hava atmak için. Proje çocuk Serkan’ın öğlen tenis, akşam ise tiyatro kursu vardı. Kurs çıkışı annesi onu alacak ve beraber sinemaya gideceklerdi ve gerçekten elinde bir silah olduğuna inanmıyordu. Sonra sürpriz çocuk Cemil’i aradı. Cemil’in anne babası hiç çocuk düşünmedikleri halde doğmuştu Cemil, sürprizi oradaydı. Cemil’in annesi Cemil evde değil diye yalan söyledi. Sevmiyordu Allahverdi’yi ve Cemil’le görüşmesini istemiyordu. Yine de o kadın için bir kurşun harcamaya değmez diye düşündü, hem Cemil’e ayıp olurdu. En son Çingene çocuğu Utku’nun evini aradı. Malum yaşlar henüz cep telefonu için erken, telefonu açan olmadı. Kimseye hava atamayınca silahı olmasının çok da bir anlamı yoktu. Zaten öğlen olmuştu ve Allahverdi hiç uyuyamamıştı.
Ben biraz hava almaya çıkıyorum, diye çok havalı bir şekilde evden çıkıp, elinde silahı sokaklarda yürüdü Allahverdi. Kimse de ne o elindeki, demedi; sokaklarda köşeleri tutmuş serseri takımının gözlerinin içine baka baka yürüdü, kimse ona ilişmedi; parkta kola, çekirdek, sigara yapan it kopukla direk göz teması kurmaya çalıştıysa da kime ona aynı diklikte bakmadı. Bir olay olmasının ve silahına davranmanın hayalini kurdu ama ortam süt liman, şehir hiç olmadığı kadar sakindi. Bankaların önünden geçerken içeriden soyguncuların çıktığının ve beşini de birer kurşunla yere yığdığının ve polisin ona madalya taktığının, okuldaki bayrak töreninde de müdürün onu alkışlattığının hayalini kurduysa da bankadan da soyguncu çıkmadı. Sokakta aradığı macerayı bulamayınca eve döndü. Akşam yemeğinde silahı masanın üstündeydi. Anne ve babası durumu yadırgamadı. Herkes oyuncak olduğunu sanıyordu ama yanılıyorlardı ve bu Allahverdi’yi son derece sinirlendiriyordu. Tesadüf bu ya, annesi irmik helvası yapmıştı. Canı hiç helva çekmedi, odasına çekildi Allahverdi.
Hapishaneye on sekiz yaşında girildiğini, kimsenin bu yaşta bir çocuğun silahla ateş ettiğine hakimin inanmayacağını düşündü. Öbür dünyaya gelince Allah affeder, dedi geçti. Sonra tekrar Arzum’u düşündü. Hazır silahı varken Arzum’u öldürmeliydi. Hatta böyle berbat bir insan yetiştirdikleri için anne ve babasını da. Üç kurşun Arzumlar’a gidice iki kurşun hakkı kalıyordu. Birini arkadaşlarına hava atmak için kullanırdı. Son kurşuna da sonra karar verirdi. Belki de hiç kullanmazdı. Lazım olacağı güne saklardı. İçinde kurşun olmazsa silahı olmasının hiçbir manası yoktu.
Saat gece yarısını geçince, bir iyi geceler bile gelmeden salonun ve anne babasının yatak odasının ışıkları söndü. Biraz bekledi Allahverdi, horlamalar başlayınca yine sessizce evden çıktı. Arzumlar zaten yan apartmanda oturuyorlardı, balkonları karşılıklıydı. Evden çıkmadan bakmıştı, Arzum’un ışığı yanıyordu.
Zile bastı Allahverdi elindeki silahın ona verdiği yetkiye dayanarak. Bir daha bastı. Üçüncü basışta kapıyı Arzum açtı. Yavaş bas herkesi uyandıracaksın, dedi her zamanki soğuk umarsızlığıyla. Neden geldin, ne var; bile demeden döndü arkasını gitti, Allahverdi de arkasından. Odasına girdiler beraber. İlk kez Arzumlar’a geliyordu. Her şey derli topluydu; yatağı, çalışma masası, kitaplığı, oysa o hiç böyle olduğunu tahmin etmemişti. Odanın ortasına bir sandalye koymuş. Avizesini sökmeye çalışıyordu Arzum. Merdivenin üstünde her zamanki aşağılayıcı bakışlarıyla, Ne o elindeki, beni mi öldüreceksin? dedi. Evet, dedi Allahverdi, sesi titriyordu. Elinde silah bile olsa üstünlük her zaman olduğu gibi Arzum’daydı. Hatta o an neden Arzum’u öldürmek istediğini daha iyi kavradı. Kimse onun gibi ezmiyordu Allahverdi’yi. Her lafıyla, her mimiğiyle, her bakışıyla sanki çiğniyordu, eziyordu, tükürüyordu onu. Bunları düşünürken Arzum devam etti. Hiç kusura bakma, beni öldürme izin vermem. Kendimi ben öldüreceğim. Tut şu avizeyi. Avizeyi sökmüş Allahverdi’ye vermişti. Usulca yere koyarken, Arzum bu sefer; yorganın içinde ip var onu da ver, dedi. Allahverdi yorganın altına saklanmış zar zor bulup uzattı. Kahverengi çarşaf takımının içinde kahverengi ipi bulmak kolay değildi. Arzum ipi aldı ve birkaç düğüm attı, sonra bir ucunu boynuna diğer ucunu avizeyi çıkarttığı çengele taktı; sonra Allahverdi’ye baktı ve Senin gibi bir aptalla aynı gezegeni paylaşmak bile ölümü cazip kılıyor, deyip ayağının altındaki sandalye bir tekme attı.
Sandalye düştü, bir kütürdeme sesi geldi ve Arzum’un boynu yana düştü. Yavaş yavaş sallanıyordu Arzum, bir dakika kadar öylece sallanışını izledi. Önce silahına sonra saate baktı Allahverdi. Üçü on iki geçiyordu. Arzum’un sallanan cesedi uykusunu getirdi. Yatak karşı konulamaz geldi Allahverdi’ye. Işığı söndürmeye gidecek bir gücü yoktu. Yatağa yattı, yorganı üstüne çekti, dizlerini de kendine doğru çekti ve uykuya daldı. Saat üçü on dört geçiyordu. 

Hiç yorum yok: