Altıpatlar
Allahverdi’ye bir gün Allah
gerçekten bir silah verdi. Gece üçü on dört geçe uyandığında yastığının
altındaydı altıpatlar. Daha önce gerçek silah görmemiş de olsa yabancılamadı.
Belki üç yaşından beri bilgisayarda adam öldürmediği gün yok gibiydi. Kurşunları
çıkartı, emniyeti var mı yok mu diye baktı; eski bir silahtı, yoktu, şaşırmadı.
Parmağında çevirmeye başladı kovboy filmlerindeki gibi. Sağa sola nişan aldı, tetiğe
basmadan ağzından dıkşın dıkşın sesleri çıkarttı sessizce. Sanki silahla doğmuş
gibiydi. O gece silahı eline aldığı an Allahverdi’nin, amel defteri açılmıştı
ve bilmiyordu ki o gün hayatının son günüydü. Allahverdi on iki yaşından gün
alıyordu.
Oynadı silahla biraz,
babasının aldığı oyuncak silahlara benzemediği aşikardı; daha soğuk ve daha
ağırdı; muhtemelen gerçekti ama emin olması içi ateş etmesi lazımdı. Tam altı
tane kurşunu vardı. Silah Alaaddin’in lambasındaki cinin üç dilek hakkı vermesi
gibi ona altı kurşun vermişti. İstese de başka kurşun bulamazdı, en azından
yakın gelecekte. Bunları düşündü ve altı kurşundan birini silahın gerçek olup
olmadığını anlamak için denemeye karar verdi. Kalktı, her zamanki gibi sessizce
evin kapısını açtı ve parmak uçlarında apartmandan çıktı. Bunu daha önce de
yaptığı için tecrübeliydi. Annesi ve babası çok sesli horladıklarından uygun
zamanı kestirmek çok kolay oluyordu. Silahı denemek için en uygun yerin sahil
olduğunu düşündü. Şezlonglardan birini dik koyup denize doğru ateş edecekti. Hem
bu sayede kimse yaralanmazdı da. Elinde altıpatları koşarak sahile indi ve tahta
şezlongu dikti. On metre kadar geri çekildi. Silahını sağ eline aldı, şezlonga
doğrulttu ve ateş etmek için tetiğe tüm gücüyle batı. Tetik çok sertti. Ateş almadı.
Gücü yetmedi Allahverdi’nin. Sonra sol eliyle de tuttu ve iki işaret parmağının
gücüyle ıkına ıkına tetiğe bastı. Bomba batlar gibi bir ses çıktı. Altıpatlar
Allahverdi’yi geriye doğru çok sert bir şekilde itti, üç dört adım geri gitti
savruldu ve beşinci adımda düştü. Silah hala elindeydi. Kalktı ve şezlonga
baktı, kocaman bir delik vardı.
Yine elinde silahı
koşarak eve geri koştu ve sessizce yatağına girdi. Elindeki silah gerçekti. Silahını
hiç elinden bırakmıyordu. Güneş doğuyordu ve Allahverdi yatağında elinde silahı
öldüreceği kişileri ve hava atacağı arkadaşlarını düşünüyordu.
Beş kurşunu vardı. Bu
da en fazla beş kişi demekti. Düşündü, öldürmek istediği beş kişi yoktu.
Kendini bir bok zanneden müdür muavinini öldürmek istiyordu ama o yaz tatili
olduğundan memleketine gitmiş olmalıydı, Eylül’e kadar iki ay beklemesi
lazımdı. Fener’in şampiyonluk maçında kırmızı kart gören Dia’yı öldürmek
istiyordu ama o da başka bir ülkedeydi ve bir daha Türkiye’ye geleceği
meçhuldü. Bir de Arzum’u öldürmek istiyordu. Kendini bildi bileli Arzum’dan
nefret ediyordu.
Sabah kalkar kalkmaz
Serkan’ı arada hava atmak için. Proje çocuk Serkan’ın öğlen tenis, akşam ise
tiyatro kursu vardı. Kurs çıkışı annesi onu alacak ve beraber sinemaya
gideceklerdi ve gerçekten elinde bir silah olduğuna inanmıyordu. Sonra sürpriz
çocuk Cemil’i aradı. Cemil’in anne babası hiç çocuk düşünmedikleri halde
doğmuştu Cemil, sürprizi oradaydı. Cemil’in annesi Cemil evde değil diye yalan
söyledi. Sevmiyordu Allahverdi’yi ve Cemil’le görüşmesini istemiyordu. Yine de
o kadın için bir kurşun harcamaya değmez diye düşündü, hem Cemil’e ayıp olurdu.
En son Çingene çocuğu Utku’nun evini aradı. Malum yaşlar henüz cep telefonu
için erken, telefonu açan olmadı. Kimseye hava atamayınca silahı olmasının çok
da bir anlamı yoktu. Zaten öğlen olmuştu ve Allahverdi hiç uyuyamamıştı.
Ben biraz hava almaya
çıkıyorum, diye çok havalı bir şekilde evden çıkıp, elinde silahı sokaklarda
yürüdü Allahverdi. Kimse de ne o elindeki, demedi; sokaklarda köşeleri tutmuş
serseri takımının gözlerinin içine baka baka yürüdü, kimse ona ilişmedi; parkta
kola, çekirdek, sigara yapan it kopukla direk göz teması kurmaya çalıştıysa da
kime ona aynı diklikte bakmadı. Bir olay olmasının ve silahına davranmanın hayalini
kurdu ama ortam süt liman, şehir hiç olmadığı kadar sakindi. Bankaların önünden
geçerken içeriden soyguncuların çıktığının ve beşini de birer kurşunla yere
yığdığının ve polisin ona madalya taktığının, okuldaki bayrak töreninde de
müdürün onu alkışlattığının hayalini kurduysa da bankadan da soyguncu çıkmadı. Sokakta
aradığı macerayı bulamayınca eve döndü. Akşam yemeğinde silahı masanın
üstündeydi. Anne ve babası durumu yadırgamadı. Herkes oyuncak olduğunu
sanıyordu ama yanılıyorlardı ve bu Allahverdi’yi son derece sinirlendiriyordu. Tesadüf
bu ya, annesi irmik helvası yapmıştı. Canı hiç helva çekmedi, odasına çekildi
Allahverdi.
Hapishaneye on sekiz
yaşında girildiğini, kimsenin bu yaşta bir çocuğun silahla ateş ettiğine
hakimin inanmayacağını düşündü. Öbür dünyaya gelince Allah affeder, dedi geçti.
Sonra tekrar Arzum’u düşündü. Hazır silahı varken Arzum’u öldürmeliydi. Hatta
böyle berbat bir insan yetiştirdikleri için anne ve babasını da. Üç kurşun
Arzumlar’a gidice iki kurşun hakkı kalıyordu. Birini arkadaşlarına hava atmak
için kullanırdı. Son kurşuna da sonra karar verirdi. Belki de hiç kullanmazdı. Lazım
olacağı güne saklardı. İçinde kurşun olmazsa silahı olmasının hiçbir manası
yoktu.
Saat gece yarısını geçince,
bir iyi geceler bile gelmeden salonun ve anne babasının yatak odasının ışıkları
söndü. Biraz bekledi Allahverdi, horlamalar başlayınca yine sessizce evden
çıktı. Arzumlar zaten yan apartmanda oturuyorlardı, balkonları karşılıklıydı. Evden
çıkmadan bakmıştı, Arzum’un ışığı yanıyordu.
Zile bastı Allahverdi
elindeki silahın ona verdiği yetkiye dayanarak. Bir daha bastı. Üçüncü basışta
kapıyı Arzum açtı. Yavaş bas herkesi uyandıracaksın, dedi her zamanki soğuk
umarsızlığıyla. Neden geldin, ne var; bile demeden döndü arkasını gitti,
Allahverdi de arkasından. Odasına girdiler beraber. İlk kez Arzumlar’a
geliyordu. Her şey derli topluydu; yatağı, çalışma masası, kitaplığı, oysa o
hiç böyle olduğunu tahmin etmemişti. Odanın ortasına bir sandalye koymuş. Avizesini
sökmeye çalışıyordu Arzum. Merdivenin üstünde her zamanki aşağılayıcı
bakışlarıyla, Ne o elindeki, beni mi öldüreceksin? dedi. Evet, dedi Allahverdi,
sesi titriyordu. Elinde silah bile olsa üstünlük her zaman olduğu gibi Arzum’daydı.
Hatta o an neden Arzum’u öldürmek istediğini daha iyi kavradı. Kimse onun gibi
ezmiyordu Allahverdi’yi. Her lafıyla, her mimiğiyle, her bakışıyla sanki
çiğniyordu, eziyordu, tükürüyordu onu. Bunları düşünürken Arzum devam etti. Hiç
kusura bakma, beni öldürme izin vermem. Kendimi ben öldüreceğim. Tut şu
avizeyi. Avizeyi sökmüş Allahverdi’ye vermişti. Usulca yere koyarken, Arzum bu
sefer; yorganın içinde ip var onu da ver, dedi. Allahverdi yorganın altına
saklanmış zar zor bulup uzattı. Kahverengi çarşaf takımının içinde kahverengi
ipi bulmak kolay değildi. Arzum ipi aldı ve birkaç düğüm attı, sonra bir ucunu
boynuna diğer ucunu avizeyi çıkarttığı çengele taktı; sonra Allahverdi’ye baktı
ve Senin gibi bir aptalla aynı gezegeni paylaşmak bile ölümü cazip kılıyor,
deyip ayağının altındaki sandalye bir tekme attı.
Sandalye düştü, bir
kütürdeme sesi geldi ve Arzum’un boynu yana düştü. Yavaş yavaş sallanıyordu
Arzum, bir dakika kadar öylece sallanışını izledi. Önce silahına sonra saate baktı
Allahverdi. Üçü on iki geçiyordu. Arzum’un sallanan cesedi uykusunu getirdi. Yatak
karşı konulamaz geldi Allahverdi’ye. Işığı söndürmeye gidecek bir gücü yoktu. Yatağa yattı, yorganı üstüne çekti, dizlerini de kendine doğru çekti ve uykuya daldı.
Saat üçü on dört geçiyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder