20 Haziran 2016 Pazartesi

pazartesi - en iyi insan arayışım

Uzun zamandır en iyi insan kim acaba diye düşünüyordum pazartesi melekleri. Tahmini ve sezgisel olarak insanlığın bu gezegende on milyar yıldır yaşadığını ve nuh tufanı gibi sıfırdan başlamaların on altı kez daha yaşandığı düşünüyorum. Malum her dinden sevenim olduğu ve din ve aşk ilişkilerini ayırdığım için kabul edilmiş peygamberleri listeden çıkarttım.

*Sıradan insan olmamalı
*Evlerinde yağlı boya bir aile resmi olmalı.
*Kimlikleri arası çatışmalar yaşamalı.
*Ailesinden en az biri kendini ‘sanayici’ olarak tanıtmalı.
*Dondurmasından bedava çıksa da kullanmamalı.
*Düğme mi yoksa çıtçıt mı isimli bir yazı dizisi olmalı.
*Yaşlandıkça duygusuzlaşmalı.


Araştırmaların sonucunda insanı kötüleştiren şeyin duyu organlarımız olduğuna karar verdim. Görmeyen, duymayan, hissedemeyen, koku ve tat alamayan biri varsa; bence o dünyanın en iyi insanıdır. Mür: ben

13 Haziran 2016 Pazartesi

duygusal enişte anıları 7

Bak bu olay çok yeni oldu aliciğim. Ramazandan bir hafta kadar önce; öğle vakti enişten beni aradı ve “let’s mangal!” dedi. Bu benzersiz lezzete asla hayır diyemediğim için hemen evden çıktım ve yolda aklım başıma geldi ve arayıp sordum. “nerede?”

 

Verdiği adres bir cezaeviydi. Yüksek yargıda tanıdıklarım var; çok nezih, çok elit bir yer, diyerek beni ikna etti. Zaten mangal dediği an ben çoktan ikna olmuştum. Cezaevinin girişince beni karşıladılar. Mekan gerçekten çok güzeldi. Yemyeşil; ağaçlar, hamaklar var; insanlar voleybol oynuyor, herkes gülümsüyor...

 

Üç mangal enişteciğinin önündeydi, üç mangalı da büşracığım yakıyordu. Yüksek yargıdan arkadaşının önünde de üç mangal ve onun eşinin önünde de üç mangal vardı. Benim de önüme iki mangal koydu ve yellemeye başladık. Sanırım bir ton tavuk kanat vardı önümüzde pişecek. Enişteciğinin iyi yediğini, yerken kendinden geçtiğini de biliyordum ama bir ton bana dahi fazla geldi, geçen sefer üç yüzüncü kiloda doymuş, dört yüz kiloya tamamlamıştık “Olum kim yiyecek bu kadar mangalı” dedim, o ise gülümseyerek “Yeriz be kanka” dedi.

 

İlk postayı pişirdik enişten çok acıktığını söyleyerek hepsini topladı ve gitti. Sonra yedim diyerek geldi. İkinci posta yine aynı şey, üçüncü posta yine aynı şey. Tam bir kanatı ağzıma atacağım, elimden kaptı ve gitti. Ama arı gibi. Pişirdiklerimizi götürüp, hemen mangalın başına geçiyor.

 

Bir tonun sonuna doğru ben mangalımdaki kanatlar yanarsa yansın dedim ve enişteciğini takip etmeye başladım. O yufka yürekli insan ne yapıyormuş biliyor musun?

 

Mahkumlar camları açmışlar, enişteciğin kanatları onlara fırlatıyor. Bileği de düzgün adamın, her hücreye eşit olarak fırlatıyor. Gözlerim doldu inan, sarıldım eniştene ve “senin yüreğin göbeğinden daha büyük hasanım” dedim. Bir dakika kadar sarılıp ağlaştık ama henüz bir tane bile kanat yememiştim. En azından son postadan biraz yiyelim diye enişteciğini ikna ettim ve mekana döndük. Bir de ne görelim; kalanları da Büşra, koray ve esra yemiş.

 

Tabi benim gözüm döndü. Bir daldım eniştene aklın durur. Sağlı sollu indiriyorum yumrukları göbeğine. Olay cezaevinde olduğundan ve şahitlerden biri hakim olduğundan olsa gerek beni içeri attılar. Sonra gece camdan tık tık bir ses geldiğini duydum. Baktım enişten. Ben severim diye brokoli salatası yapmış, camdan onu fırlatıyor.

 


Yedim, yattım ve çıktım; pişman değilim

pazartesi - robotlar arası hemşericilik

Mücadeleden asla kaçmam, kaçınmam pazartesi gladyatörleri. Severim çatışmayı. Çatışma sanıldığı kadar yıkıcı bir durum değildir ve bazen yükselmenin sırrı sağlam olmayan katların yıkılmasına bağlıdır. Olay ise şu. Bilim insanları bir makine yapmış. Makine tetris oynuyor ve beni geçecekmiş. Altı günlük bir oyun kararı aldık, altıncı günün sonunda kim daha çok puan alacaktı?

*Karışık davalarda polise yardım mailleri atmalı.
*Frizbiyi bumerangmışçasına kullanabilmeli.
*Kol saati kullanmamalı.
*Arada Darwin’e rahmet okutmalı.
*Doğruyla yanlışla çok kafa yormamalı.
*Grev hakkını sessizlikten yana kullanmamalı.
*Burcunun özelliğini cebinde taşımalı.


İlk gün başa baş geçti. İkinci gün biraz önce geçtim. Üç, dört ve beşinci günlerde de farkı korudum. Altıncı gün ise makine beraberliği sağladı. Son gün mücadele inanılmazdı. İyi gidiyordum ama bir türlü bana çubuk gelmemeye başladı. Makinaya ise resmen çubuk yağıyor, dörder blokları yıkıp duruyordu. Tetris resmen makinaya hemşericilik yapıyordu. Sinirlendim ve şalteri indirdim!

6 Haziran 2016 Pazartesi

pazartesi - pedikürist

Her yıl kendimi zorlamak için abuk subuk şeyler yaparım pazartesi içtamahkarları. Bu sene biraz da ter atayım diye çıplak ayak Everest’i tırmanayım dedim. Ve tırmandım. Ve indim. Gayet sıkıcıydı. Sadece ayak tırnağım biraz kalktı. Macera olayın bu kısmında değil. Tırnakta.

*Trafikte mizahi sollamalar yapmalı
*Sadece su içmemi değil, aynı zamanda tuvalete gitmemi de hatırlatmalı.
*Eğer birini serçe parmağımla göstermişsem hemen sütyeninin destekli mi yoksa desteksiz mi olduğunu söylemeli.
*Ödü beni tanımadan önce patlamış olmalı.
*Ejderhası olmasa da iguanası olmalı.
*Rakipleri rakip olarak görmediğini söylememeli.
*Korumalarını kötü alışkanlıklardan korumalı.


Şehre inince baktım canım yanıyor, neden katlanayım ki dedim ve tüm ülkelerin sağlık bakanlarını çağırıp ayak parmağımı gösterdim. Aralarından doktor olmayanları hastanelik ettim. Hint sağlık bakanı “Sizin pediküre ihtiyacınız var” dedi. Sonra tüm ülkelerin pedikür bakanlarını çağırdım. Kimse gelmedi. Ben de mahalledeki pediküriste gittim. Şimdi iyiyim.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

duygusal enişte anıları 6

Biraz arayı açtım çünkü enişteciğin beni çaysızlıkta tehdit ediyor aliciğim ama malum sonra yufka yüreğine yenik düşüyor tontişim. Bu olay enişteciğinle tanıştığımız ilk yıllarda gerçekleşti. Muhtemelen 97 yazı. O sene ne oldu, nasıl oldu bilemiyorum ama enişeciğin paraya para demiyor. Sabah bir kornet dondurma yiyor, akşam iki magnum. Bak o zaman magnum dondurma bize magnum silah kadar uzak, zengin çocuklarına algida karne ile dağıtıyor. Sonra iki tane bmx bisikleti var enişteciğinin; kırmızı nike air max ayakkabısını giydiğinde siyah bmx’ine biniyor, siyah nike air max ayakkabısını giydiğinde kırmızı bmx’ine. Tolga abinin ev numarası var adamda. Gece canı sıkılınca arıyor, tolga abi kanal 6’ya koşuyor ve acil canlı yayına giriyorlar ve enişteciğin hügo oynuyor. Özellikle belirtmeme gerek yok sanırım, o çocuk enişten değil.

Neyse aliciğim koalisyonların yönettiği dönemin Türkiye’si borç batağında. Refahyol hükümetinin tek başarısı sağlık bakanı yıldırım aktuna’nın ajda pekkan’la olan nikahsız birlikteliği desem durumun vahametini anlarsın sanırım. Sokak aralarında bile döviz büroları var ve türk lirası her geçen saniye değer kaybediyor. Yazılı ve yazısız basında her gün kriz haberleri var. Mesela ailem beni hava 45 derece olmadan dondurma yenmeyeceğine bir şekilde ikna etmiş. Ya da bisiklete binersem dizlerimin acıyacağına. Hatta nike air max ayakkabısı giyen çocukların kaçırıldığına. Zaten ev telefonumuz tuşlu değil çevirmeli olduğu için hiç hügo oynamak gibi bir hayalim olmamıştı. Asgarinin asgarisinde yaşıyoruz işte.

Türkiye’nin akşamları ise sadece bir adamın tekelinde. Reha muhtar! Her akşam, tüm Türkiye Show haber’de reha muhtar’a maruz kalıyoruz. Ekonomik kriz, borç gibi haberler alışmış olsak da reha muhtar her akşam aynı konuyu farklı biçimde işliyor. O gece de “her çocuk amerikaya 47 dolar 34 sent borçlu doğuyor” diye bir haber yapıyor. Bunu duyan enişteciğin kaşığına doldurdu havyarı ağzına götüremiyor. Kaşık öyle havada kalıyor. Ve bir plan yapıyor.

Plan basit, enişteciğin ödeyebileceği kadar çocuğun borcunu ödeyecek, sanki kendisi çocuk değilmiş gibi. Hemen bir liste çıkartıyor süper yürekli kahraman. Tanıdığı çocuk sayısı 400’ü aşkın. Diğer gün döviz bürosuna elinde 400 aşkın ve hepsinin üstünde bir çocuğun ismi yazılı zarf giriyor ve her zarfa 47 dolar 34 sent koydurtup çıkıyor. Bürodan çıktığında cebinde bir senti yok. Para dolu zarflarla Amerikan büyükelçiliğine gidiyor ve sıra beklemeye başlıyor. Sıra tam üç gün sonra geliyor ve bir senti bir kalmamış enişteciğin aç biilaç oturuyor. Bir simit yese bir arkadaşının borcunu ödeyemeyecek.


Sonunda sıra geliyor enişteciğine. Zarfları çıkartıyor ve büyükelçinin suratına fırlatıp dönüyor. Dönüşte de beni arıyor. Öyle sokaklarda yürüyoruz. Elimiz cebimizde.

29 Mayıs 2016 Pazar

pazartesi - hediyeden hediyeye

Geldi bahar ayları ve haliyle gönül yaylarınız da gevşedi pazartesi mevsim normalleri. Mayıs ayı itibari ile sadece bana gönderdiğiniz iç çamaşırlarını Afrika’ya gönderdim ve oradakilerin on yıllık don ve sutyen ihtiyacı karşılandı. Kara kıtadaki insanlar açlıkla mücadele etseler de son derece erotik iç çamaşırları giyecekler sayenizde. Ağızlarına burunlarına konan kara sinekleri jartiyerleri ile kovarlar artık

*Saatlerce susabilmeli.
*Evcil hayvanların içindeki vahşiyeti ortaya çıkartmaya çalışmalı.
*Hiçbir komedi filmini ikinci kez izlememeli.
*Futbol takımlarının sadece renklerini bilmeli.
*Uzaktan akrabalarını tuzaktan arkadaşlara tercih etmemeli.
*Her dans edişinde dansın kitabını baştan yazdırmalı.
*Hologramıma da bana gösterdiği sevgi ve saygıyı göstermeli.


Yine bana gönderdiğiniz kekleri ve kremalı çilekleri de Afrikalılara gönderdim. Aslında sizin bu ilkel aşk gösteriniz sayesinde bir kıtanın yaşam standardı artacak. Bu arada bana temiz su, antibiyotik ve suç ve ceza romanın orijinal çevirilerinin gönderilmesinden çok hoşlanırım. Bilin diye söyledim.

22 Mayıs 2016 Pazar

pazartesi - çocuk oyunu

Çocuklar üzerinde deney yapılmasını hoş karşılamasam da gözlem yapılması ile ilgili bir sorunum yok pazartesi deterministleri. Bu sebepten, savruk aralıklarla, bazen palyaço, genelde de hademe kılığında kreşlere sızar ve gelecek nesil hakkında ümitlenmenin ne kadar saçma olduğunu kanısına varırım. Bu Salı da aynısı olur olacağını bile üzüle bir sızma gerçekleştirdim.

*Tefe tüfe oranlarına kayıtsız kalmamalı.
*Benimle olan iletişimi ulak değil sms yolu ile yapmayı tercih etmeli.
*Efsaneleri başrollerini ikimizin paylaştığı şekilde yeniden yazmamalı.
*Evcil hayvanlarla uyumamalı.
*Vitamini hap şeklinde tüketmemeli.
*Parasız kaldığı zaman moralsiz de kalmamalı.
*Mangalda kül bırakmamalıyı, mangalda her şeyi yerim olarak algılamamalı.


Baktım çocuklar kendi aralarında bir oyun oynuyor. Röpdaşambırlı bir çocuk geleni gideni dövüyor ve bazen tetris oynuyor, camdan aşağı tükürüyor. Sonra yürümeye başlayınca da kız çocukları düşüp bayılıyor ve gülüyorlar. Sonra röpdaşambırı başka bir çocuk giyiyor. Hayır böyle saçma bir oyunu neden oynuyorlar, kim türetti merak etmedim değil. Her zaman derim 0-7 yaş arası eğitim önemli.