21 Eylül 2015 Pazartesi

pazartesi - oto-münazara sonuçlarım

Bu salı kendime oto-münazara konusu olarak köleliği seçtim pazartesi plorateryatikleri. “Hak verirsiniz ki; bazıları köle olmak için yaratılmıştır, hizmet etmekten haz alırlar. Köleliği kaldırarak onların fıtratından uzaklaştırıyoruz ve bu o insanları sonsuz bir mutsuzluğa iter” dedim ve röpdoşambırımı çıkartıp frağımı giydim.

*Vadesiz, faizsiz sevmeli.
*Her daim paketinde bir sigara durmalı.
*Şehrinin en önemli değerlerinden biri olmalı.
*İstiklal Marşı hakkında çok şey bilmeli.
*Tartışmanın kaçınılmaz olduğu anlarda ağzından salyalar çıkarak bağırmamalı.
*Kendinden küçüklere “ben senin yaşındayken’li” cümleler kurmamalı.
*Günah tarihine geçecek bir günah işleme planı olmalı.


Frağımın şapkasını taktığım gibi “Beyefendi! Beyefendi! Olmaz öyle şey! Herkes eşittir. Kimse kimseye hizmet etmek zorunda değildir. Eşitlik bunu gerektirir. Din, dil, cinsiyet, ayrımı yapmaksızın bu dünyada barış ve huzur içerisinde, hiç kavga etmeden yaşa…” dediğim anda dayanamadım ve kendime bir yumruk attım. Malum benim yumruk balyoz, sersemledim tabi.  Sonra biraz debelendim. Bayılmışım. Uyandığımda frağımın üstünde röpdoşambırım vardı ve bir gözüm mordu. Kölelik konusunu başka bir zaman irdelemeye karar verdim.

17 Eylül 2015 Perşembe

distopya kuarteti - ölü

“Bize distopya kuartetinini kuruluş macerasını anlatır mısınız?”
“Elbette. Eskiden başka kuartetlerde müzikal maceralara atıldım. Biz grup müziği yapan sanatçılar çok uzun saatler süren provalar yaparız. Şimdi ismini dahi anmak istemediğim eski kuatetimdeki müzisyen arkadaşlarımla aramızda çok büyük fikir ayrılıkları vardı. Bir kere çok ‘olumlu düşünen’ insanlardı. Gelecekle ilgili manasız bir umut içerisindeydiler. Her şeyin çok güzel olacağına inanıyorlardı ve bu beni çıldırtıyordu. Piyanist bir arkadaşım artık bilgiye çok hızlı ulaşabilmemiz sayesinde dünyanın daha güzel bir yer olabileceğine inanıyordu. Akıllı telefon teknolojisinin sadece on yıl içerisinde daha da hızlanacağına ve merak ettiğimiz bir bilgiyi sadece içimizden geçirdiğimiz zaman gözümüzün önünde otomatik bir arama motoru araması olacağına

“Peki şimdiki grup arkadaşlarınız hayata nasıl bakıyor?”
“… cımız eşi ve sekiz çocuğu ile birlikte kendi elektriğini ve suyunu üretebilen, dört bir yanı konservelerle dolu, yerin 23 metre altında bir sığınakta yaşıyor ve sadece provalar ve konserler için yeryüzüne çıkıyor. …cımız ise  …. İse malumunuz evliler. Farklı dinlere inansalar da hayatlarını ibadetle geçiriyorlar, kazandıkları hemen hemen tüm para ile iyilik yapıyorlar ve böyle bir dünyaya çocuk getirmemeye karar verdiler.
 ”

Akıllı telefonlar zaten bilginin değerini azaltıyor ve ilerleyen zamanla tamamen bitirecek. Yeni insanların bir şey öğrenmesine gerek kalmayacak ve insan tembelliğe hemen adapte olur ya, elli altmış nesil sonra hiçbir şey bilmeyen insanlar olacak. Sonrası ütopya olsun. Virüs girecek, artık o her şeyi bilmemize yarayan aparatlar çalışmayacak. Sular çekilince kıyıda kalan denizyıldızları gibi kuruyup öleceğiz.

Bence dil olayı bitince sınırlar kalkacak. Rusya merkezli bir arama motorunun çeviri özelliği sayesinde geçen sabah Venezüellalı bir meslektaşımla gerçekten geliştirici bir sohbette bulunabildim. Düşünsenize ben İngilizce, Almanca ve anadilimi biliyorum; o ise İspanyolca, İtalyanca ve anadilini biliyor. Aslında aracı olmaksızın anlaşmamız imkansız gibi görünürken bir bilgisayar programı sayesinde aracısız görüştük. Dil sınırı kalkınca insan ne kadar değişir düşünsenize. Eskiden savaş meydanlarında iki ülke savaşırken biraz sonra öldürmeye çalışacağı kişinin dilini bilmiyordu. Belki iki kelime edebilseler silahları birbirilerine doğrultmaktan vazgeçeceklerdi.


Buradan devam edeyim. Sınırların kalkmasını kaçınılmaz görüyorum. Dil tabusu yıkılınca ardından hemen din tabusunu yıkacak. Birine sorsan sınırların olmadığı bir dünya muhteşem bir dünya 

14 Eylül 2015 Pazartesi

pazartesi - uslu uslu sonsuza kadar yaşayın

Yarasalar sardı dört bir yanımızı pazartesi zoofibikleri. Salak Emniyet müdürü benim gerçekliğimden yola çıkıp “O zaman Batman de gerçektir diye” mesleğiyle orantılı bir zeka sergilemiş ve evine giren hırsızı bulsun diye emniyet müdürlüğünün tepesinden dün bulutlara doğru Batman’in simgesini yansıtmış.

*Mevlitlerin aranmayan siması olmalı.
*Kampanyalardan son saniyelerde faydalanmalı.
*Kendine ceza kesen devleti kendine özgü yöntemlerle cezalandırmalı.
*Omletimin homojinasyonunu sabah uykumu bölmeyecek desibelde sağlamalı.
*Power point’le harikalar yaratabilmeli.
*Driftible bir karakter olmalı.
*Ülküsü yükselmek ve ileri gitmek olmalı.



Buna kızan dişi yarasalar da demokratik bir tepki verdi ve haliyle şehre saldırdı. Yakaladıklarının kanını emiyorlar. Durum berbat, hemen tenis raketimi aldım ve sokağa indim. Backhandler, forhandler derken saldırıyı baya bir dağıttım. Sonra da yarasa çemberi oluşturdum, herkes önündekini emiyor, arkasındakiler tarafından emiliyor. Uslu uslu sonsuza kadar yaşayın dedim ve çembere tabiki emniyet müdürünü de dahil ettim.

7 Eylül 2015 Pazartesi

pazartesi - kadınım

Siz şimdi şu benim elimdeki sopa ne diye soracaksınız pazartesi sopalıkları. Bu bildiğiniz bir sopa. Öyle apayrı metafizik özellikleri yok. Çarşamba sabah otobanda koşarken buldum ve elime aldım. İnanılmaz bir sıcaklığı var. Elime de tam oturdu. Hangi ağacın dalı söylemiyorum. Şimdi söylesem hepiniz bir dal kapmak için o ağaçlara saldırır, soyunu tüketirsiniz.

*Benden başka bir konuya çok çok takmamalı.
*Yağmur yağınca ıslanmalı.
*Yaka mikrofonunu hiç çıkartmamalı.
*Dezenformayona sessizlikle cevap vermeli.
*Belirli bir saatten sonra sadece belirli konulara yoğunlaşmalı.
*Seks odasında kurtarılmış bölgeler yaratmalı
*Pasta yaparken seksi gözükmek için burnunu krema sürmemeli.


Onu bulmamla beraber arabasından dışarı çöp atan bir grubu sopamla dövdüm. Yıllardır özellikle çıplak el ve ayakla kavga etmeyi prensip edinmiştim. Öyle yanılmışım ki; birini sopalamanın tadı apayrı. Kaç gündür de bir isim düşünüyordum ona. Öyle sopa demek hoşuma gitmiyordu ki listemi yazarken buldum. Adı “kadınım” olsun.

3 Eylül 2015 Perşembe

Linçin İçi

Linçin İçi
-David Lynch’e-
Sese uyandım. Sese koştum. Karım da uyandı ama o evde kaldı. Bir yıldır işsizdim, sekiz aydır da isteksiz. Sese koştum. Ellerinde meşale olan insanlar vardı. Küfür ediyor, lanet okuyorlardı. Ben de sürüye uydum. Arkamdan da benim gibi adamlar koşuyordu. Hepimizin üstünde beyaz atlet, altımızda eski bir pijama altı ve ayaklarımızda terlik vardı. Halaoğlumu gördüm. Bağırırken ağzından salyalar fışkırıyordu. Yazlarımız çok sıcak, kışlarımız ise az sıcaktı. Yazlıkçılar gıcıktı. Suriyeliler Suriyeliydi. Biz yerli halk ise fakir ve menfaatçiydik. Bir de jandarma vardı. Jandarmanın imanı gevşekti.
Biz dağlardaydık; jandarma da, Suriyeliler de, yazlıkçılar da bize göre kıyıdaydı. İstikametimize bakılırsa hepsine doğru yürüyor olabilirdik. Ben hiçbirini sevmiyordum, daha doğrusu biz hiçbirini sevmiyorduk. Solumda Abidin’i gördüm. Daha önce bana bıçak çekmişliği, başkasını bıçakladığı içinse hapis yatmışlığı vardı. Az yavaşladım, Abidin’in önden gitmesi daha hayırlıydı. Elinde balta vardı. Abidin isterse baltalardı.
Jandarma karakoluna yaklaştıkça yavaşladık. Hep bir ağızdan;
“Ne mutlu Türk’üm diyene!”, diye bağırmaya başladık.
Karakola saldıracak mıydık çok merak ettim. Aslında fena olmazdı. Hak ediyorlardı. Ben bahçeden içeri girecektim ama daha içerisine asla. Yolun sonunda jandarma bizi karşıladı. On tane falan er bir de çavuş. Durmadık, itip geçtik, karakola da dönmedik. Aramıza aldığımız jandarmalardan birine omuz attım, yere düştü. Kim olduğumu anlamasın diye dönüp bakmadım.
Yürümeye devam ettik. Terlemiş ayaklarımız, terliklerimize yapıştığından şlap şlap sesler çıkartan bir kalabalığa dönmüştük. Önümüzde Suriyeliler vardı; devlet, memurları tatile gelsin diye yaptırdığı misafirhaneye yerleştirmişti o vatansızları. Ama onlar boş yazlıkları da gasp etmişlerdi. Üç de bir fiyatına sigortasız çalışıyorlardı, bağıra çağıra Arapça konuşuyorlardı, hepsi bıçakla geziyordu, üstüne üstlük leş gibi de kokuyorlardı. Çoğumuz onlar yüzünden işsizdik. Muhtemelen Suriyeliler’e saldıracaktık. Bence hiçbir sakınca yoktu. Misafirhanenin önünde bizi beklerlerken gördük onları. En az bizler kadar kalabalıklardı ve ellerinde Türk bayrağı vardı, yavaşladık yine ve bağırmaya başladık.
“Türkiye bizimdir, bizim kalacak!”
Hiçbir şey demeden sopalarına davrandılarsa da ilk hareketi bizden beklediler. Bizse bir şey yapmadan yanlarından geçtik gittik. Yine arkamıza bakmadık. Arkamızdan ne yaptılar bilemiyorum. Korkmuş da olabilirler, gülmüş de.
Sırada yazlıkçılar vardı! Benim en köklü nefretim onlara karşıdır hep. İlk dayağımı da onlardan yedim, sevdiğim kızları da hep onlar kaptı. Evlerinde çalıştım, paramı vermediler; horladılar, aşağıladılar. Yılda üç ay kaldılar ama on iki aylık acı çektirdiler bana. Aşağılık zenginler! Diskolarına almadılar hiç beni, konuşmamla hep dalga geçtiler, çatılarını temizlediğim zaman öğlen yemeği bile vermeyenleri oldu. Ben yazlıkçı dövmek ve yazlık yakmak istiyordum. Her damla kanımla ve  her damla terimle bunu istiyordum. İtmeye başladım önümdekileri ve en öne doğru çıktım. Birinin elindeki sopayı aldım sertçe, kim olduğuna dikkat etmedim.
Yazlıkçılar da yollara çıkmışlardı; kadınlı, erkekli. Üstlerinde şortları, Adidas ya da nike marka askılı tişörtleri, ayaklarında parmak arası terlikleri ve ellerinde sigaraları vardı. Gülüyor ve merakla izliyorlardı bizi. Kıçımızı da yırtsak umurlarında değildi. Hem bunlara karşı atacak sloganımız yoktu. Bunlar da Türk’tü. Döndüm arkama baktım, kalabalığımız da biraz azalmış gibiydi. Tabi hala aramızda bir işi olanlar bunların eline bakıyordu. Benim özellikle kafasını yarmak istediğim bir yazlıkçı vardı ve şansıma en önde bizi izliyor, o leş gibi kokan porusunu içiyordu. Derin bir nefes aldım içimden “Allahım affet!” dedim ve tam ona doğru davranacaktım ki; Deli Cevdet bir anda bağırdı “Tekbiiiiiiiiir!”
Anında cevap verdik. “Allaaaahu ekbeeeer!”
“Tekbiiiiiiiiiir!”
“Allaaaahu ekbeeeer!”
Tekbirler beni durdurdu, kafasını yaramadım ensesi kalının. Birkaç tekbirden sonra baktım ki yazlıkçıları da geçmişiz ve sahile varmışız. Ayaklarım kumlara batıyor ve parmaklarımın arasına kumlar giriyordu. Oldum olası sevmediğim yerde, denizdeyim.

Yavaş yavaş denize girdik. Önce ayaklarımız, sonra diz kapaklarımıza kadar. İyi yüzenlerimiz açıldı. Çoğu sahil çocuğu gibi benim denizle çok aram yoktur. Ben belime kadar gelen yerde durdum. Soğuk su iyi geldi. Bir durulduk. Birbirimize su fışkırttık, deve güreşi yaptık, çılgınlar gibi gülüyorduk ama ortada bir tane dahi şaka yoktu. Deli Cevdet bana “Bacaklarını aç” dedi, ben de açtım; daldı ve bacaklarımın arasından geçti, sonra da beni omzuna aldı. Güneş doğana kadar denizde eğlendik, hava aydınlanmaya başlayınca da çıktık ve evlerime doğru yine hep beraber yürüdük. Dönüş yolunda bizi bekleyen kime yoktu, ondan hiç slogan atmadık.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

pazartesi - muhafazakar sağ reflekslerim

Bizim sokağa disko açılmış ya pazartesi diskotequecileri. Ben bir haftadır geceleri duyduğum dum tıs seslerinin kalplerinizin atışından dolayı olduğunu düşünüp önemsememiş, yazın gelmesine bağlamıştım. Perşembe gece röpdoşamcırımı çektim ve nezaketen her zaman yaptığım gibi sokağıma yeni gelmiş esnafı ziyarete gittim.

*Sağ eli ile sağ ayakkabısını, sol eliyle sol ayakkabısını bağlayarak zaman kazanabilmeli.
*Siyasetten korkmamalı.
*Tank kullanmayı en azından teorik olarak bilmeli.
*Fren mesafesini iyi hesaplamalı.
*Gugıla yazmaya korktuğu fikirleri olmalı.
*Mutluluğun sırrını satanların analarını satmalı.
*Sükutu isyan olmalı


Nasıl bir ses var, yabancı çalıyor, ışıklar yanıp sönüyor, bir klasik olarak disko topu bile var. Ne adam beni duyuyor, ne ben adamı. Ben bir şeyi tekrar söylemeye alışık da bir adam değilim. İster istemez asabım bozuldu. Hemen bir kimlik kontrolü yaptım, sokağın iki yönüne de gece gündüz trafik polisi yerleştirttim; kesintisiz alkol kontrolü. Üç günde diskoyu iflasa mahkum ettim. Muhafazakar sağ refleksilerimden kurtulmam lazım

24 Ağustos 2015 Pazartesi

pazartesi - çiğnensin tüm kanunlar

Her ne kadar kanunları sevmediğimi söyleyip, daha sonra kanun hükmünde liste yayınlamam çelişki olsa da; ben de durumun farkındayım pazartesi hamurabileri. Kanunlar çiğnenmek içindir. İçimdeki anarşist uzun süredir çiğnemediğim bir kanunu çiğnememi fısıldayınca kulağıma usulca, dayanamadım ve bastım gittim NASA’ya.

*Evinde en az üç kahve makinası durmaksızın çalışmalı.
*Denize taş atmamalı, dalıp kum çıkartmamalı.
*Günün bir anından bahsederken 24lük saat dilimini kullanmalı.
*Ayağı üşüdüğünde çevresine tekmeler atmalı.
*Geceleri arkadaşları ile toplanıp fincan ile ruhunu çağırmalı.
*Her ihtimal düşünmek için kasmamalı.
*Büyük bir olay olursa en son onun haberi olmalı.


Sağolsun çocuklar benim mekiğimi hep hazır tutarlar. Kaskımı taktığım gibi yükselmeye başladım. Daha atmosferi terk etmeden koltuğumdan havalanmaya başladım. Mekiği hemen sabitledim. Yer çekimi kanunu doya doya çiğnedim. Sonra da aşağı inip eve geçtim. Bu da bana kendimi iyi hissettirmedi.