19 Mayıs 2013 Pazar

Akis


Aksinin aksi bakışları (paramparça)

İlk kez aynadaki aksimden korktum bu gece. Eskiden acır gözlerle, biraz da sempati ile baktığım o adam şimdi serseri mayın gibi. Küçük gözleri daha bir donuk, yüzü daha bir kızarık. Ne yapacağını daha önce de bilemez, kestiremezdim ama bu sefer geç kalmaktan çekiniyorum.
Yatağını yine toplamamış, nevresimi kirden kuru çamur rengini almış. Yerde, baş ucunda, sehpada dolu küllükler. Kokunun sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Annesi ağlayarak  “Emanet edecek kimsem de yok” demiş ve ölmüştü, ne kadar acı bir son söz. Annem iyi olmasa da kalbi temiz bir insandı.
Kalktım, küllükleri döktüm, nevresimleri makineye attım, camları açıp odayı havalandırdım; korkarak tekrar aynaya baktım, ifadesizce beni izlemeye devam etmesiyle ürperdim. Kötü de olsa arkadaşları vardı eskiden, şimdi yapayalnız ve artık eminim ki; kötü arkadaşlar, yalnızlıktan iyiydi. En azından bizim için.
Sağa sola çaresizce bakınırken banyoda diş fırçasını gördüm. Pas tutmuş dişlerine, çürük kokan ağzına baktım; canım yandı, içim acıdı. Eğer bir son kullanma tarihi varsa; geçiş yıl dönümü birkaç kez sessizce kutlanmış macunu fırçaya sürdüm ve dişlerini zımparalamaya başladım. Midesi kalktı, kusmaya çalıştı, günlerdir açtı, kusamadı. Sonra aynadan bana, ergenliğinden beri bu kadar safını görmediğim bir öfke ile baktı. Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım, başaramadım. Kapana kısılmak böyle bir şey olmalıydı.
Bana bakmadığı bir an sessizce cep telefonunu karıştırmaya başladım. Mesaj kısmı bomboştu, Son aranan numaralarda ise alt sokaktaki tavuk dönerci ve ev sahibesi Sevim Hanım vardı. Cevapsızlarda ise rehbere kayıtlı olmayan bir numara beş gün önce aramıştı. Gözüme tanıdık geldi o numara, anımsayamadım; her an yakalanabilirdim, şükür yakalanmadım.
Kalktı ve ışığı söndürdü, muhtemelen beni görmemek için. Sevindim, bu gecenin onunla göz göze gelmek için doğru zaman olmadığı aşikardı. Karanlıkta birkaç sigara içti. Çakmağı alevinden ve çektiği derin nefeslerde sigaranın alevinden, karanlığı delen duygusuz bakışlarını görebiliyordum. Kaçacak bir yerim olsa o gece kaçardım.
Gün ışımaya yüz tuttuğunda ikimizde uyumamıştık. O bir an dalar gibi olunca ben nefesimi tutup, parmak uçlarımda yürüyerek yine telefonu aldım. Kaybedecek bir şeyi olmayan bir insanın cesareti ile o cevapsız numarayı aradım. Telefonun ilk üç çalışında kalbim yerinden çıkacak gibiydi, dört ve beşte daha sakindim. Altından sonra ise bir karamsarlık ruhumu sardı. Telefonu kimse açmadı. Bir daha aradım, bir sigara içtim, bir daha aradım; en son kez bir daha aradım. Sonra makinaya attığım nevresimleri sabah güneşine astım. Cüzdanımı açtım, az param vardı. Kahvaltılık bir şeyler almaya çıktım. Nevresimleri emanet ettiğim sabah güneşi beni de ısıttı, güzelce bir çay demlemenin hayali ile anahtarı kapıya takıp çevirdim.
İçerideki manzara her şeyi özetliyordu. Ayna paramparça ve yerdeydi. Dört parçaya bölünmüş cep telefonu da ayna parçacıkları ile beraber yatıyordu. Gittim çay koydum, çayımdan ilk yudumu alana kadar hiçbir şey düşünmedim, ilk yudum boğazımı ısıtınca da kendimi daha iyi hissettiğimi fark ettim. Aksimin aksi bakışlarını üzerimde hissetmemek güzeldi.
7 kasım kastamonu

pazartesi - silikon vadisi


Her meslek grubundan insan dövmeyi severim ama her zaman için dövümü en hafif olanlar bilim adamlarıdır pazartesi fan etikleri. Salıyı perşembeye bağlayan gece elli altı tanesi beyaz önlükleri ile sokağa girince acaba kasaplar mı diye inceden tırssam da; hantal vücutlarından bilimci olduklarını görüp, kalbim sevinçle doldu. Röpdaşambırımın kollarını sıvayarak dertlerini dinlemeye başladım.

*Topuğu hiç kırılmamalı
*Saçam sapak fotoşoplu resimler yapıp sosyal paylaşımda bulunmamalı
*Benim ciddiye aldığım şeyleri ciddiye almamalı.
*Kaybetmeyi kabullenir gibi yapabilmeli.
*Youtube’da araba kazası videoları izlememeli

Bazılarını gözüm ısırıyordu. Bazılarında ise eski attığım dayakların izlerini görebiliyordum; mesela adamın birinin alnına tetrisimin tuş takımının izi çıkmış. Bunlar dayak arsızı oldu diye düşünürken biri söze girdi. Silikon vadisi için desteklerinizi bekliyoruz, dedi tırsa korka. Hiroşimaya atom bombası atıldığını öğrendiğim günden beri hiç bu kadar sinirlenmemiştim. “Benim hayatım destekli sütyenler ve silikonla savaşla geçti ulan!” dediğim gibi kendimden geçmişim. Neler yapabiliyorum bazen, ben bile kestiremiyorum.

17 Mayıs 2013 Cuma

müzik kutusu, diyalog deneme.


“”Bir nevi Fight Clup burası. Benim Fight Club’ım.””

“Bak buraya. Şu gördüğün müzik kutusundan sadece burada, benim cafemde var. Ben icat ettim. Sadece elli kuruş atarak listedeki bin şarkıdan istediğini dinleyebilirsin. Bir lira aratak da o an çalan şarkıyı durdurup, istediğin şarkıyı çalabilirsin, iki lira atarak da değişen şarkıyı değiştirebilirsin. Şarkı bitene kadar kimse para atmazsa yeni şarkı yine elli kuruş. Her kestiğin şarkıda ücret ikiye katlar”

“Neden böyle bir makina icat eder ki bir insan?”

“Kargaşayı seviyorum; çatışmayı, çarpışmayı... İnsanlar  bir şarkıya olası gerektiğinden daha fazla önem veriyorlar. Kiminin sevgilisi ile dans ettiği şarkı, bir başkasının terk edilirken dinlediği şarkı. Bazı şarkı sağcıların, bazıları solcuların. Metalciler var asla arabesk dinletemezsin, arabeskçiler var asla elektrikli gitara tahammül edemez. Ankara oyun havası çalarsa muhakkak ortam karışır... .

Ben  genelde bir kız uğruna ya da güç uğruna insanların kavga etmelerini seviyorum. Birbirileri iterek tartmalarını, ilk yumruğu atanın gözünün dönmüşlüğünü, gemileri yakmışlığını; ilk yumruğu yiyenin anlık şaşkınlığını seviyorum. Kavganın kaçınılmaz olduğu anlarda daha önce hiç kavga etmemiş birinin ilk yumruğunu çıkartışını izlemeyi seviyorum. Sadece kavga edenleri değil, kavga edenlerin arkadaşlarının hallerini, ayırmaya çalışmaları, ‘Bırakın lan beni’ diyenlerin bırakılmaktan korkmalarını seviyorum. Bir nevi Fight Clup burası. Benim Fight Club’ım.”

“İyi de kavga çıkınca dükkanın mahvolur”

“Her şeyin bir bedeli var. Kimse kimseyi öldürmesin diye ortalıkta hiç cam yok. Çatal kaşıklar plastik. Masa ve sandalyeler kırılır bazen ki, o kadar güçlü bir nesil yok karşımda. Çoğunun yumruğu fos, kimse kafa atmasını bilmiyor. Kavganın ruhu başkadır. Döven çoğunlukla masraflarımı karşılar. İşin raconu böyledir. Şu kasanın altındaki eski kasetçalarlara benzeyen aleti görüyor musun. Adını duymuşsundur ‘jammer” Tam yirmi beş bin euro ateşledim bu alete. Başbakan falan yoldan geçerken telefonlar çekmez ya. Bu da o işe yarıyor. Ortalık karıştı mı şu sarı tuşa dokunuyorum ve kimsenin telefonu çekmiyor.

m.m (s)AINT


Eğer kıyametin kopacaksa bugün zerre umurumda değil
Çünkü beni davet eden olmadı
Benim çizdiğim kalple şöhreti tattın
Ben sanatçı değilim
Böyle sanatın içine tükürürüm

Bende sessiz harfler var yapayalnız
Araya sen girince küfür olan

Hep kusursuzu aradın ve şimdi kusursuzsun sanıyorsun?
Seninle kıyaslanınca asıl kusursuz olan benim
Senin karanlık dünyandaki sırıtık bir kar tanesiydim
Asla mükemmelliğim yanından bile geçemeyeceksin

Adım ne ha? Söyle adım ne?
Ah, ah-ah, ah-ah
A’yı karıştırma ben bir aziz değilim.
Adım ne ha? Söyle adım ne?
Ah, ah-ah, ah-ah
A’yı karıştırma ben bir aziz değilim.

Ah, ah-ah, ah-ah
Ah, ah-ah, ah-ah

Parçalı bir kırığım ben,  kazığa dikilmiş bir kuru kafa
Sen bulaştın bana
Elmasları sen, bokları ben aldım
Son kullanma tarihin geçmiş olmasına rağmen satıldın
Ben ızdırap içindeki bir dahi
Sen ucuz bir seks sembolü

16 Mayıs 2013 Perşembe

Evcil hayvanlarımız


1.
On dört yaşında, yeşilin üç tonunu kanatlarında bulunduran, gri gagalı çirkin sayılabilecek bir papağanım; adım Sevinç ve ben kimse ile tanıştığıma memnun olmam. Sevmem insanları, bana hep aptal ve acınası gelirler. Bana ev sahipliği yaparak, önüme çekirdek koyarak; hem günahlarından arınmayı, hem de mutlu olmayı umarlar. Bu kadar sorumluluk bir papağan için çok fazladır.

Müzeyyen ve Şadi çifti beni kızları Nur'u evlatlıktan reddettikleri hafta aldılar. Müzeyyen Teyze'nin sabahın köründe, elinde şarap şişesi ile fotoğraf albümünden kızının fotoğraflarını çıkarttığında, ben camın kenarında çekirdek çitliyor ve bir sorti ile şaraptan bir yudum almanın hayalini kuruyordum. Sonra Şadi Amca, Müzeyyen Teyze'nin yanına oturdu ve "Anılar silmemiz daha uzun zaman alacak ama sileceğiz Müzeyyen" dedi ve şarabı fondipledi. İşte o an kalbim cız etti. Çünkü evde başka şarap yoktu.

Her ne kadar dışarıdan bakıldığından iyi insanlarmış gibi gözüken ev sahiplerim -ki muhtemelen cehennemde yanacaklardır- hayatlarının geri kalanını bana adadılar. Mesela kızlarının odasının tamamını bana kafes yaptılar. Salak saçma oyuncaklar aldılar. En pahalısından kuş yemleriyle, susamlı krikkraklarla hatta cevizle, fındıkla beslediler. Tüm ilgilerini bana gösterdiler. Çok sıkıldım, çok bunaldım ama kaçacak yerim yoktu. Erzurum'da papağan olmak, ayda astronot olmaya benzer; mekikten çıktığın an kıçına pamuğu sokarlar.

Şatafatlı hapishanemde yıllar geçirdim. Hatta manyakların gönlü olsun diye "Şadi" demeyi bile öğrendim. Aşk ve cinsellik dışında büyük problemlerim olmadı.

Ve Müzeyyen Teyze öldü. Kalp yetmezliğinden. Zaten kalbi ne Şadi'ye, ne kızına, ne de bana yetmişti.

Şadi Amca ile baş başa kaldık. Adam bu sefer üzerinden haçlı ordusu geçmiş gibi olmuştu. Yemiyor, içmiyor - ki zerre umurumda değil - yedirmiyor, içirmiyordu. Lale devrim, kraliçenin ölümü ile bitmişti.

Sonra bir sabah...

2.
Ben dört yaşında beyaz tüylü, pembe patili, cins olmayan ama gayet cins bir dişi kediyim. Adım Kasap, insanlar bana Linda diyor. “Linda! Gel pisi pisi” falan dedikleri zaman bana dediklerini biliyorum ama dönüp bakmıyorum bile. Mevlüt ve Ferhan denilen iki adamla beraber, hemen hemen doğduğumdan beri, kaç katlı olduğunu bilmediğim bir apartmanın 6. katındaki bir dairesinde nefes alıp veriyorum. Yaşıyorum demiyorum, yaşamak daha farklı bir şey olsa gerek. Nasıl insanlar bebekliğini anımsamaz, ben de anımsamıyorum ve bu eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Henüz ayağım toprağa basmadı ve kendimden başka bir kedi görmedim. Hatta kendimden başka gördüğüm tek hayvan mutfakta çıkan hamamböcekleri, o kadar. Onları öldürmek için delirsem de kendimi tutuyorum ve dokunmuyorum. Maksat Mevlüt ve Ferhan'a cinslik olsun. Velinimetim, ev sahibim hatta onlara göre sahibim olsalar da bu iki tipi de hiç sevmiyorum.

Kısa, kıvırcık saçlı olanın adı Mevlüt. Diğerine göre çok daha dışa dönük bir karakter. Bazen sabahlara kadar çok neşeli telefon görüşmeleri yapıyor. Yemimi de o veriyor. Arada sırada unutuyor ama ben hatırlatmasını biliyorum. Çok güzel kıyafetleri var. Takım elbise yakışıyor, gününün önemli bir kısmını kişisel bakımına harcıyor. Evde birileri varsa namazını aksatmıyor.

Uzun, kıvırcık saçlı olanın adı ise Ferhan. Birçok yönden Mevlüt’ün tersi. Tamamen içine kapalı bir karakter. Benimle bile konuşmuyor. Sanki konuşsa dinlerim, hah! Kumumu o temizliyor ve hiç aksatmıyor. Sırf pislik olsun diye dışarıya pislediğim zamanlarda beni gazete ile dövüyor o kadar. İki tane takım elbisesi var, solmuş kahverengi ve silik yeşil; birkaç tane de gömlek o kadar. Giydiği hiçbir şey zerre yakışmıyor. Mevlüt hariç herkese ‘siz’ diye hitap ediyor. Odasında takkeli, sert çehreli adamın siyah beyaz bir resmi var. Babası sanırım.

Erzurum'da bir devlet dairesinde çalışıyor bu ikisi ve ikisi de rüzgar gibi terfi alıyor. Evimize arada sırada birçok adam geliyor ve bana "Müezza"diyen genç bir çocuktan din dersleri alıyorlar. Onlar geldiği zaman beni Ferhan’ın yatak odasına kilitliyorlar ve ben de elimden geldiğince odanın canına okuyorum. Bir keresinde biriktirdiği mavi kapakları dağıttım ve babasının resminin olduğu çerçeveyi kırdım. O da bana bir tekme atıp kaburgamı kırdı. Kötü bir şakayla; sekiz canım kaldı.

Nüfuz cüzdanım ya da en azından bir aşı karnem olsaydı inanç kısmına kesin satanist yazdırırdım. Tüm dinleri tanıma şansım olmasa da müslüman olmadığımı biliyorum. Mevlüt, Ferhan ve arkadaşlarının hepsi yani tanıdığım tüm insanlar müslüman. Bu kadar kanıt kafi bence.

Satanistliğim eski değil, tekme yediğim gün düşünmeye başladım bazı şeyleri ve yediğim tekmenin kırdığı kemiğim tam iyileştiği gün karar verdim satanist olmaya. Ferhan ile Mevlüt’ün misafirleri geldiği zaman izlettiği bir filmde duymuştum şeytana tapanlar olduğunu ve  bakire kurban verdikleri. Madem şeytana tapıyordum ve bakireydim; yapmam gereken basitti, intihar edecektim. Nefes alıp verişlerimin kesilme ihtimali bir an bile korkutmadı beni.

2,5

Gönül isterdi ki; 13. Cuma olsaydı. Saat gece yarısını geçmek üzere olsaydı. Yere bir pentagram çizseydim. Pentagramın her köşesine birer mum yakabilseydim. Arkada Marliyn Manson'dan, (s)Aint çalsaydı. Sihirli kelimeleri söyleseydim. Sonra da bir bıçak ile kendimi Şeytan’a kurban edebilseydim.

Onun yerine bir ramazan gecesiydi. Ev çok havasız olduğu için Mevlüt ceyran yapsın diye tüm camları açmıştı. Ferhan da sahurluk yumurta haşlıyordu. Televizyonda Samanyolu Tv açıktı. Münib Engin Noyan ağır ağır orucun insanları nasıl sakinleştirdiğini, dinginleştirdiğini anlatıyordu. Koridordan salona doğru hızla koştum; kanepeye, masaya hızla bastım ve tüm gücümle kendimi açık camdan aşağı fırlattım. Yere çakılırken “Maaaauuuvvvv”(1) diye bağırdım. Aklımda ise tek bir şey vardı. Ölüm bir yanılsamadır.

3.
Yaşıyordum. Ve üşüyordum. Her zerrem ıslaktı ve dört bir yanım yumuşak beyaz bir soğukluk kaplamıştı. Karla tanışmış ve tanışır tanışmaz nefret etmiştim. Bir metrelik kardan kurtulup  hurda bir WV minibüsün altına sığınmam yarım saatimi aldı. Ölecekmişim gibi titriyor ve üşüyordum. En çok Ferhan’ın kırdığı kaburgam acıyordu ama şu an Ferhan’ın beni kurtarması için neler yapmazdım. Yanlış anlaşılma olmasın, durumun bir dua değil, temenni içeriyordu. O kadar!

Minibüsün altında şoku atlattıktan sonra koşmaya başladım. Kontrolsüzce, bilinçsizce, delice; ölüce, ölümüne, ölesiye koşuyordum.

4.
Yine bir evde uyandım. Ölemiyordum. Kendimi Şeytan’a kurban edemediğim için mutsuz olsam da; içimden çok cılız bir ses belli belirsiz bir şekilde ölemememi kutluyordu. Önümde tavuk kemikleri vardı, bir de kemikleri koyan benden daha kötü görünüşlü bir adam. Şadi. Saçları kirpi gibiydi. Daha önce hiç duymadığım berbat bir kokusu vardı. Seyrek beyaz sakallarının arasından kırmızı yanakları parlıyordu. Evin her yanı boş şarap şişesiydi.

Az da olsa yaşadığım, gözlemlediğim sokak tecrübeme göre; bu evin sokaktan tek farkı sıcak olmasıydı. Bir evin bu kadar dağınık olabileceğini hiç düşünmemiştim. Camdan baktım. 6. kattan atlayıp ölemediğime göre buradan atlasam hiçbir şey olmazdı. Ev öyle havasızdı ki; camı açmasını aylarca bekleyebilirdim. Huzursuz huzursuz etrafı izledim. Bardağın dolu tarafı. Şadi beni kucağına alıp okşamıyordu.

Salona açılan iki kapıdan, solda olanından garip bir koku ve “Şadi! Şadi!” diye sesler geliyordu. Karısı ya da çocuğudur diye düşündüm ve içeride ne varsa, onun için üzüldüm. Burası cehennemim beşinci katmanı gibiydi. Kaloriferin altına geçtim ve kıvrılıp uyudum.

Birkaç saat sonra Şadi’nin bana yaklaştığını hissettim ama uyur gibi yapmaya devam ettim. Sonra beni ensemden tuttuğu gibi o seslerin geldiği odaya attı. Oda bomboştu; sadece Şadi, ben ve “Şadi! Şadi!” diye bağıran yeşil çirkin bir kuş vardı. Ben hemen köşeye sindim. Şadi taburesi ile diğer köşeye geçti. Elinde şarap şişesi yüzünde tanımlayamadığım donuk bir ifade vardı. Salak kuş benden korkmuş, kendini cama vuruyordu. İçimden bir ses ise, kulak zarımı yırtarcasına “Öldür!” diye bağırıyordu. Salak kuş konacak yeri kalmadığı için birkaç dakika sonra yorgunluktan yere kondu. Yavaş yavaş sürünmeye başladım. Daha önce hiç böyle davranmamıştım ama sanki doğduğum günden beri bunu yapıyor gibiydim. Kuş, Şadi’ye; Şadi de bana bakarken arka ayaklarımdan gücü aldığım gibi atladım ve kuşu yakaladım. HAM.

Artık kuşun odasında ben kalıyorum; Şeytan’a her gün daha çok inanıyorum.

not:(1) Maaaauuuvvvv: Annnnneeeee

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Aldous Huxley




                                                                  -Huxley'e-

ne demiş değerli dostum Aldous Huxley?
"bu dünya belki de başka bir gezegenin cehennemidir"
bu sabah çok eminim ki adam haklı
mutsuzluğum çıplak gözle bile seçilebiliyor

uykusuzum;
sanki daha önce hiç uyumamış gibi
sağ baldırım huzursuz
tenimin üstü sanki katran ve pas
her saniye çürüdüğümü biliyordum,
şimdi bildiğimi hissediyorum
bilmekle hissetmek arasında dünyalar değil, bildiğin dünya var
mutsuzluk saçıyorum.

bulaştırıyorum mutsuzuğu her bir yanımdan
havayla, suyla, falan ve de filanla
hatta dikkatli baksam birine o bile kafi
dünyanın üstünde dolaşan bir uçağın kuyruğuna beni taksan
ya da şehir şebekesine beni bağlasan
her zerremi en kalabalık şehirlerin ortasına atsan
merkez bankalarındaki altınları yalasam
akşama sabaha kopar kıyamet

Aldous Huxley ile dost değiliz unutmadan.
mutsuzluktan ölmemek için kendimi avutuyorum.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

pazartesi - gölge


Geçen çarşamba bir yandan yalnızlık için yerine bir keline türetmeye çalışırken, bir yandan da işaret parmağım ile dizime vurarak tempo tutuyordum pazartesi polifonikleri. “Dın, dın dın dın; dın dın dın, dın dın dın”. Evet bildiniz ‘Eye of the tiger”

*Kelime oyunları temelli bir mizahı olmamalı
*Yabancı kadınlarla öpüşmemi diyalog çabası olarak görmeli
*Polis radyosu ve polis telsizi dinlemeli.
*Kız arkadaşları ağladığında geç teselli etmeli ki; ağlama süresi artsın.
*Beni garsonlarla muhatap etmemeli.

O streoid bağımlısı kas yığınından nasıl böyle güzel film çıkar hep kafamı karıştırmıştır. Gözlerimi kapattım ve filmi baştan sona birkaç kez hatırladım. O merdivenlerden yukarı koştuğu sahneyi dört tekrar geçtim. Hiç olmaz, içimden koşmak geldi. Gri eşofmanlarımı çektiğim gibi koşmaya başladım. Tabi ben koşunca tüm kadınlar koşmaya başladı. Arkamdan hızla gelen bir kadının gölgesine bastığımı fark ettim. Sonra kendi gölgeme baktım, yoktu. Hava kararana kadar öyle kalakalmışım.